Kariye Camiinin Diyanet İşleri Başkanlığına Devredilmesi


Danıştay 10. Daire
2019/11776
2019/7680
2019-11-11





Özet:

  • Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, 2762 sayılı Kanunun anılan 10. maddesinde öngörülen şartlardan hiçbiri gerçekleşmeden alınmış, gerekli şekil şartlarına da uyulmamıştır.
  • Zira Kariye Camii'nin, “cami olarak kullanılmasında” kanuna ve kamu düzenine aykırılıktan ya da Kariye Camii'nin işe yaramaz bir hâle geldiğinden söz edilemeyeceği gibi, Bakanlar Kurulu Kararına dayanak oluşturmak üzere, Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclisinin konuya ilişkin herhangi bir teklifi de bulunmamaktadır.
  • Öte yandan dava konusu Bakanlar Kurulu Kararıyla yapılan tahsis, vakfedeni tarafından ibadethane olarak kullanılmak kaydıyla vakfedilmiş bir taşınmazın "depo" ve müze olarak kullanılması amacına matuf olup, yukarıdaki şartlar var olsa dahi, dava konusu işlemi maksat yönünden açıkça sakatlamaktadır.
  • Bu durumda, yukarıda alıntılanan kanun hükümleri, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarının birlikte değerlendirilmesinden, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

 

DAVANIN KONUSU :

29/08/1945 tarih ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının İstanbul İli, Fatih İlçesindeki Kariye Camii'nin müze ve müze deposu olarak kullanılmak üzere Millî Eğitim Bakanlığına tahsisine ilişkin kısmının iptali istenilmektedir.

DAVACININ İDDİALARI :

Vakıflar idaresi yönetiminde bulunan taşınmazın, Vakıflar Genel Müdürlüğünün görüşü alınmaksızın Millî Eğitim Bakanlığına tahsis edilemeyeceği, dünya kültür mirası listesinde cami olarak gösterilen taşınmazın amaç dışı kullanıldığı ve bu durumun uluslararası sözleşmelere aykırılık teşkil ettiği, dava konusu işlemin iptal edilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

DAVALININ SAVUNMASI :

Davacı Derneğin dava açmakta ehliyetinin bulunmadığı ve davanın süresinde açılmadığı, Bakanlar Kurulunun, kanuna dayanmak ve Anayasa'ya aykırı olmamak üzere her türlü kararı alabileceği, Maliye Bakanlığının 05/07/1945 tarihli yazısına istinaden alınan dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında hukuka aykırılık bulunmadığı ve davanın reddi gerektiği savunulmaktadır.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : Uğur Yasin Yolal

DÜŞÜNCESİ : Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun bozma kararına uyularak, dava konusu işlemin iptal edilmesi gerektiği düşünülmektedir.

DANIŞTAY SAVCISI : Nazlı Yanıkdemir

DÜŞÜNCESİ : Dava, Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği tarafından, İstanbul İli, Fatih İlçesindeki Kariye Camiinin müze ve müze deposu olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığına tahsisine ilişkin 29.8.1945 gün ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle açılmıştır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7'nci maddesinin 1'inci fıkrasında, dava açma süresinin, özel kanunlarda ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış gün olduğu; 4'üncü fıkrasında ise, ilanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresinin, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlayacağı; ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine, ilgililerin, düzenleyici işlem veya uygulama işlemi yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilecekleri hükme bağlanmış; aynı Yasanın 10'uncu maddesinde de, ilgililerin haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabileceği altmış gün içinde bir cevap verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabileceği hüküm altına alınmıştır.

29.8.1945 gün ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla, Milli Eğitim Bakanlığınca müze ve müze deposu olarak kullanılacak vakıf binalarının, bakım ve onarım giderlerinin Devlet bütçesinden ödenmek üzere adı geçen Bakanlığa tahsisi kararlaştırılmış olup; buna göre, ilan tarihinden itibaren işlemeye başlayan dava açma süresi içerisinde idari davaya konu edilmeyen düzenleyici işlemin, bu tarihten sonra davaya konu edilebilmesi, ilgililer hakkında uygulama işlemi yapılmış olmasına bağlıdır.

Olayda, davacı Dernek tarafından 14.12.2009 tarihinde Bilgi Edinme Kanunu kapsamında özellikle Kariye Camiinin de içinde bulunduğu müze ve müze deposu olarak kullanılan vakıf malları ile ilgili karar, Resmi Gazetede yayımlanmış ise, yayımlandığı Resmi Gazetenin sayısı hakkında bilgi verilmesi istemiyle yapılan başvuru ilgi tutularak, 29.8.1945 sayılı gün ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle dava açılmış ise de; sayının belirtilmesi amacıyla yapılan başvuru uygulama işlemi niteliği taşımadığından, 24.3.2010 tarihinde kayda giren dilekçeyle açılan davanın süre aşımı sebebiyle esasının incelenmesi olanaklı değildir.

Açıklanan nedenle, davanın süre aşımı nedeniyle reddi gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 19/06/2019 tarih ve E:2018/142, K:2019/3130 sayılı bozma kararına uyularak gereği görüşüldü:

MADDİ OLAY VE HUKUKİ SÜREÇ :

İstanbul İli, Fatih İlçesinde bulunan ve hâlihazırda müze olarak kullanılan Kariye Camii'nin Millî Eğitim Bakanlığının bakım ve yönetimi altına geçirilmesi, 05/07/1945 tarih ve 3121-744/11735 sayılı Maliye Bakanlığı Millî Emlak Umum Müdürlüğü yazısı ile istenilmiş, 29/08/1945 tarih ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla, aralarında Kariye Camii'nin de bulunduğu vakıf binaları, bakım ve onarım giderleri Devlet bütçesinden ödenmek üzere Millî Eğitim Bakanlığına müze ve müze deposu olarak tahsis edilmiş, davacı tarafından yapılan 14/12/2009 tarihli başvuru üzerine Resmî Gazete'de yayımlanmayan Bakanlar Kurulu Kararının bir örneği davacıya gönderilmiştir. Bunun üzerine bakılan dava açılmıştır.

İNCELEME VE GEREKÇE :

a) İlgili Mevzuat:

Mülga 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Meriyet ve Şekli Tatbikı Hakkında Kanun'un 1. maddesinde,

"Kanunu medeninin meri olmağa başladığı tarihten evvelki hâdiselerin hukukî hükümleri, mezkûr hâdiselerin hangi kanun meri iken vaki olmuş ise yine o kanuna tâbi kalır.

Binaenaleyh 4 teşrinievvel 1926 tarihinden evvel vukubulmuş olan muamelelerin hukukan lâzimülifa olup olmamaları ve neticeleri, mezkûr tarihten sonra dahi, vukuları zamanında meri olan kanunlara tevfikan tayin olunur. ..."

hükmüne, 8. maddesinde ise,

"Kanunu medeninin meriyete vazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur. ..."

hükmüne yer verilmiştir.

Benzer şekilde, 864 sayılı Kanun'u yürürlükten kaldıran 03/12/2001 tarih ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 1. maddesinde,

"Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukukî sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse kural olarak o kanun hükümleri uygulanır.

Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılmış olan işlemlerin hukuken bağlayıcı olup olmadıkları ve sonuçları, bu tarihten sonra dahi, yapıldıkları sırada yürürlükte bulunan kanunlara göre belirlenir. ...",

hükmüne, 8. maddesinde ise,

"Türk Kanunu Medenîsinin yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş bulunan vakıflar hakkında yürürlükte olan özel hükümler saklı kalmaya devam eder. ..."

hükmüne yer verilmiştir.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının yürürlüğe konulduğu tarihte yürürlükte bulunan 05/06/1935 tarih ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 10. maddesinde,

"Tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları kanuna veya amme intizamına uygun olmayan veyahud işe yaramaz bir hale gelen hayrat vakıflar, idare meclisinin teklifi ve Bakanlar Heyetinin kararı ile mümkün mertebe gayece ayni olan diğer hayrata tahsis edilebileceği gibi bu kabîl hayrat ayın veya para ile değiştirilerek elde edilecek ayın veya para dahi ayni suretle diğer hayrata tahsis olunabilir.

Mimarî veya tarihî değeri olan eserler satılamaz."

hükmü yer almaktadır.

Hâlen yürürlükte bulunan 20/02/2008 tarih ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 15. maddesinde;

"Vakıfların hayrat taşınmazları haczedilemez, rehnedilemez, bu taşınmazlarda mülkiyet ve irtifak hakkı için kazandırıcı zamanaşımı işlemez.

Genel Müdürlüğe, mazbut ve mülhak vakıflara ait olup, tahsis edildikleri amaca göre kullanılmaları kanunlara veya kamu düzenine aykırı yahut tahsis amacına uygunluğunu kaybetmiş, kısmen veya tamamen hayrat olarak kullanılması mümkün olmayan taşınmazlar; mazbut vakıflarda Meclis kararı ile mülhak vakıflarda vakıf yöneticisinin talebi üzerine Meclis kararı ile gayece aynı veya en yakın başka bir hayrata dönüştürülebilir, akara devredilebilir veya paraya çevrilebilir. Bu paralar aynı surette diğer bir hayrata tahsis olunur. Aynı vakıf içerisindeki dönüştürme veya devirlerde bedel ödenmez."

hükmüne, 16. maddesinde de,

"Mazbut vakıflara ait hayrat taşınmazlara, Genel Müdürlük tarafından öncelikle vakfiyeleri doğrultusunda işlev verilir. Genel Müdürlükçe değerlendirilemeyen veya işlev verilemeyen hayrat taşınmazlar; fiilen asli niteliğine uygun olarak kullanılıncaya kadar kiraya verilebilir.

Bu hayrat taşınmazlar; Genel Müdürlükçe işlev verilmek amacıyla, vakfiyesinde yazılı hizmetlerde kullanılmak üzere Genel Müdürlüğün denetiminde onarım ve restorasyon karşılığı kamu kurum ve kuruluşlarına, benzer amaçlı vakıflara veya kamu yararına çalışan derneklere tahsis edilebilir. ...

hükümlerine yer verilmiştir.

b) Vakıf Müessesesi

Anayasa Mahkemesinin 04/12/1969 tarih ve E:1969/35, K:1969/70, 26/12/2013 tarih ve E:2013/70, K:2013/166 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, kökü İslâm hukukuna dayanan, temelinde vakfedenlerin iradesi bulunan ve bir sosyal yardım kurumu olan vakıflar, bir mülkün menfaatlerinin sosyal ve kültürel hizmetlere tahsis edilmek üzere özel mülkiyetten çıkarılarak temlik ve temellükten yasaklanmak suretiyle kamu yararına özgülenmesini ifade etmektedir.

22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 101. maddesinde vakıflar, “gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal toplulukları” olarak tanımlanmıştır.

Günümüzde vakıf kurulabilmesi, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre mümkün olmakla birlikte, anılan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce kurulmuş olan vakıflara da, tarihten gelen özellikleri, kuruluş irade ve amaçları ile vakıf senetlerindeki şartlar gereği korunmaları ve sürekliliklerinin sağlanması hususları gözetilip, “mazbut vakıflar”, “mülhak vakıflar”, “yeni vakıflar”, “cemaat vakıfları” ve “esnaf vakıfları”nın yönetimi, faaliyetleri ve denetimi, yurt içi ve yurt dışındaki taşınır ve taşınmaz vakıf kültür varlıklarının tescili, muhafazası, onarımı ve yaşatılması, vakıf varlıklarının ekonomik şekilde işletilmesi ve değerlendirilmesinin sağlanmasına ilişkin usûl ve esaslar 20/02/2008 tarih ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nda düzenlenmiştir.

Vakıf amaç ve faaliyetlerinin yerine getirilmesi için gelir getirici şekilde değerlendirilmesi zorunlu olan taşınır ve taşınmazlara "akar", vakıfların doğrudan toplumun istifadesine bedelsiz olarak sundukları mal ve hizmetlere "hayrat" adı verilmektedir.

c) Eski Vakıflar Hakkında Uygulanacak Hukuk Kuralları

17/02/1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 04/04/1926 tarih ve 339 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış ve yürürlük tarihinin düzenlendiği 936. maddesi hükmü gereği yayımı tarihinden altı ay sonra 04/10/1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

19/06/1926 tarihli ve 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Meriyet ve Şekli Tatbikı Hakkında Kanunun “Umumî hükümler, Kanunun makabline şümulü” başlıklı 1. maddesinde “Kanunu medeninin meri olmağa başladığı tarihten evvelki hâdiselerin hukukî hükümleri, mezkûr hadiselerin hangi kanun meri iken vaki olmuş ise yine o kanuna tâbi kalır. Binaenaleyh 4 teşrinievvel 1926 tarihinden evvel vukubulmuş olan muamelelerin hukukan lâzimülifa olup olmamaları ve neticeleri, mezkûr tarihten sonra dahi, vukuları zamanında meri olan kanunlara tevfikan tayin olunur. ...” kuralına, “Kanunu medeniden evvel müesses evkaf, tesisler” başlıklı 8. maddesinde ise “Kanunu medeninin meriyete vazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur. Kanunu medeninin meriyete vazından sonra vücuda getirilecek tesisler, kanunu medenî ahkâmına tâbidir.” kuralına yer verilerek, 743 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926 tarihinden önce kurulan eski vakıfların yeni Kanun hükümlerine tabi olması uygun görülmediğinden, 864 sayılı Kanunun 8. maddesinde, Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflara dair ayrı bir kanuni düzenleme yapılacağı belirtilmiş ve bu kapsamda 2762 sayılı Vakıflar Kanunu yürürlüğe konulmuştur.

Benzer şekilde, 1 Ocak 2002 tarihinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girmesiyle birlikte, 864 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran 03/12/2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medeni Kanunun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8. maddesinde de, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar için yürürlükte olan özel kurallar saklı tutularak 4 Ekim 1926 tarihinden önce kurulmuş olan vakıfların hukuki statülerinin muhafazasına karar verilmiştir.

Buna göre, kanun koyucu, eski vakıfları kuranların iradelerine ve sözleşme hürriyetine olabildiğince saygı göstererek, 2762 sayılı Vakıflar Kanununda eski vakıfları düzenlerken vakıf kurumunun ve ondan doğan ilişkilerin hukukî niteliğinde ve bu arada vakıf mallarının özel mülkiyet konusu mallar olmasında, herhangi bir değişiklik yapmamış, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce kurulan vakıfların hukuki statüleri 2762 sayılı Vakıflar Kanunu (halen 5737 sayılı Vakıflar Kanunu) hükümleri çerçevesinde korunmaya devam edilmiştir.

ç) Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Eski Vakıflarla İlgili Değerlendirmeleri

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30/05/2007 tarih ve E:2007/18-293, K:2007/310 sayılı Kararında vakıflarla ilgili olarak genel bir değerlendirme yapılmıştır:

“... Dava konusu vakıf, Osmanlı dönemine ait bir vakıftır. Bu nedenle davayı Osmanlı Vakıf Hukuku düzenlemelerine göre incelemek gerekir. Osmanlı tatbikatında vakıf; bir malı mülkiyetten çıkarıp menfaatlerini belli şartlarla, ebedi olarak bir hayır cihetine tahsis etmek demektir. Vakıf, kamu veya özel nitelikte kurulsa dahi hukuki bir tasarruf olduğunda şüphe yoktur. Ancak, hukuki tasarruflar, tek taraflı ve iki taraflı irade beyanı çeşitlerine ayrılmaktadır. O halde vakıf, hangi tür irade beyanına göre kurulmaktadır. Osmanlı hukukçularına göre; ister kamuya, isterse özel cihetlere tahsis edilsin veya birinci derecede vakıftan yararlanacak belli şahıslar bulunsun veya bulunmasın vakıf tek taraflı bir hukuki muameledir. Vakfedenin (vâkıf) icabıyla (irade beyanıyla) kurulur.

Vakıf muamelesinin bağlayıcılık kazanması için hakimin yargılama sonucunda vakfın lüzumuna karar vermesi gerekir. Osmanlı tatbikatında buna tescil denilmektedir. Bir vakıf muamelesinin hem sahih hem de lâzım olabilmesi için tescili şart koşulmuştur. Tescil ile, vakfiyet ile verilen hükümler tarafları ve bütün hükmi şahısları bağlar. Artık hiçbir kimse vakıf mal aleyhinde mülkiyet ve istihkak iddiasıyla dava açamaz. ...

Vâkıfa ait mülk, vakfedildikten sonra kimin olacaktır. Osmanlı hukukçuları vakıf malların mülkiyetinin '…. Allahın mülkü hükmünde …' diyerek hükmi bir şahsiyete intikal ettiğini açıkça söylemektedirler. Vakfın hukuki sonucu vakfedilen malın aslının hapsi ve menfaatinin Allahın kullarına ait olmasıdır. (Ebu-Üla Mardin, Ahkam-ı Evkaf, Ömer Hilmi Karinabadizade Ahkamül Evkaf) Vakıf muamelesiyle vakfedilen mal, bir çeşit manevi dokunulmazlık kazanır. Artık vakıf mal üzerinde, mülkiyet konusu bir malmış gibi tasarruf olunamaz. ...

Yukarıda yapılan açıklamalardan hareketle Osmanlı tatbikatında vakıf; tek taraflı irade beyanıyla kurulan, yargılama sonucunda lüzumuna karar verilen, tescille hüküm ifade eden; konusu malum, muayyen ve dayanıklı bir malın, vakfedenin mülkiyetinden çıkarılıp özel ve tüzel kişilerin yararına, gayesine uygun bir biçimde mütevellilerince idare edilen hukuki müesseselerdir.

Osmanlı döneminde kurulan bir vakfın yukarıdaki esaslar dairesinde kurulup kurulmadığının tespiti ancak vakfın tüzüğü (vakfiye) ile belirlenebilir. ...”

d) Vakıf Mallarının Statüsü

Anayasa Mahkemesinin 30/01/1969 tarih ve E:1967/47, K:1969/9 sayılı Kararına göre vakıf mallarının maliki hiçbir zaman Devlet değil, vakıfların kendileridir: “İslâm hukukuna göre kurulmuş olan ve varlıkları 2762 sayılı Vakıflar Kanunu ile tanınan vakıflar taşınmaz mallarının bu vakıfların mülkiyeti altında olduğu, gerek İslâm hukukunun, gerekse o hukukun bu konudaki hükümlerini saklı tutan Vakıflar Kanununun hükümleri gereğidir.”

Yargıtay içtihatlarına göre de vakıf mallarının sahibi Devlet değildir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 26/05/1935 tarih ve E:1935/78, K:1935/6 sayılı Kararında da 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Meriyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanunun 8. maddesi gereğince “Kanunu Medeninin meriyete vaz’ından evvel vücuda getirilen bu gibi evkaf hakkında esasatı sabıkanın tatbiki lazım gelmesine”, “mal-ı vakfın emval-i Devletten olmadığının kabuliyle” ifadeleri kullanılarak, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girdiği tarihten önce kurulmuş olan vakıflar hakkında anılan Kanundan önceki hukuk kurallarının uygulanacağı ve vakıf mallarının Devlet malı hükmünde olmadığı karara bağlanmıştır.

e) 04/10/1926 Tarihinden Önce Kurulan Vakıflarla İlgili Genel Değerlendirme

Yukarıda alıntılanan kanun hükümleri, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarının birlikte değerlendirilmesinden 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce kurulmuş olan vakıflarla ilgili olarak;

- Vakfiye ya da vakıf senedinin, vakfın kurucu belgesi olduğu, bu belgelerin, vakfın konusuna, amacına ve organlarına dair vakfedenin iradesini yansıtan düzenlemeler içerdiği,

- Vakfiye ya da vakıf senedi hükümlerinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu; vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra bu kuralların, “vakfedeni”, “vakfı idare edenleri”, “vakıftan faydalanacakları” ve “üçüncü kişileri” bağladığı gibi “Devleti” de bağladığı, bu nedenle, kurucu iradeyi yansıtan vakfiye ya da vakıf senetlerini hiç kimsenin değiştiremeyeceği,

- Vakıf varlıklarının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasının zorunlu olduğu,

sonucuna ulaşılmaktadır.

Bir özel hukuk işlemi olan vakıf kurma iradesinin kanunla belirlenen yönteme uygun olarak açıklanması sonrasında, özel hukuk tüzelkişiliği kazanan mal topluluğunun, mülkiyetine geçen mal ve haklar üzerindeki tasarruf yetkisi, kuşkusuz Anayasanın mülkiyet hakkına, tüzelkişiliğin varlığını sürdürmesi de örgütlenme hürriyetine ilişkin kurallarının güvencesi altındadır. Dolayısıyla, vakıf özel hukuk tüzelkişiliğine yönelik düzenlemelerin, vakıf kurumunun bu aslî niteliğine uygun olması ve vakıflara yönelik olarak tesis edilecek işlemlerde, vakfı kuranın iradesine, Anayasanın mülkiyet hakkı ve örgütlenme hürriyetine ilişkin kurallarında öngörülenler dışında karışılmaması gerekir.

Aksi hâlde, vakfedenin vakfı oluştururken ortaya koyduğu kurucu iradeye bağlı kalmaksızın, vakfedenin amacı dışına çıkılması ve vakfın amacının ya da mallarının değiştirilmesi halinde, vakfın özel hukuk tüzelkişiliği olarak nitelendirilmesine imkân kalmayacak ve bu durum, Anayasanın 2. maddesinde yer verilen hukuk devleti niteliğinin gereği olan hukuk güvenliği ilkesiyle, Anayasanın örgütlenme hürriyeti ve mülkiyet hakkına ilişkin 33. ve 35. maddelerindeki kurallarla bağdaşmayacaktır.

f) Dava Konusu İşlemin İncelenmesi:

Kariye Camii Şerifi, Osmanlı Devleti döneminde özel hukuk hükümlerine göre vakfedilmiş, mazbut Fatih Sultan Mehmet Han Vakfına ait hayrat taşınmazlardandır. Hayrat taşınmazlar; ibadethane, hastahane ve aşhane gibi doğrudan doğruya hayır hizmetlerinin ifası için kurulmuş olan vakıfların taşınmazlarıdır. Bu taşınmazlar, gerek mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gerekse hâlen yürürlükte olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu hükümleri uyarınca “ammenin istifadesine” terk edilmiştir. Dolayısıyla, bunlar hakkında, esas itibarıyla özel mülkiyet hükümleri tatbik olunamaz. Hayrat taşınmazlar satılamaz, rehnedilemez, haczolunamaz; bunlar için ne mülkiyete, ne de irtifak haklarına ilişkin kazandırıcı zamanaşımı hükümleri uygulanamaz. Zira bu mallar hiçbir kişinin özel mülkiyetinde olmayıp, kamunun kullanımına ve istifadesine tahsis edilmiştir. Hayrat taşınmazlar, mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 10. maddesi ile 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 15. ve 16. maddelerinde öngörülen hükümler hariç olmak üzere vakfın belirlediği kullanım şekli dışında bir kullanım amacına tahsis edilemez.

Vakıf hayrat taşınmazlarının temel özelliği bunların amaç dışı kullanımlara karşı üçüncü kişiler yanında, bizzat Devlete karşı da korunmuş olmasıdır. Bu vakıfların Devletin koruması altında olması, Devletin istediği zaman ve istediği şekilde vakıf malları üzerinde tasarrufta bulunması anlamına gelmez. Devlet, sadece amacı doğrultusunda kullanılmasını teminen, vakıf mallarının kendisine emanet edildiği varlık konumundadır. Bir Bakanlar Kurulu Kararı ile vakıf hayrat taşınmazlarının, başka bir amaca özgülenmesi hukuka aykırı olacaktır.

Dava dosyası Danıştay Altıncı Dairesinde iken anılan Dairece 21/04/2010 tarih ve E:2010/3514 sayılı ara kararla idareye "dava konusu işlemin dayanağını oluşturan mevzuat hükümleri" sorulmuş olmasına karşın, idarece hiçbir yasal dayanak gösterilmemiştir.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının yürürlüğe konulmasına esas alınan Maliye Bakanlığının görüş yazısında; "Bu itibarla, Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanmakta olan kanun tasarısının işlemleri biterek yürürlüğe gireceği zamana intizaren şimdiden sözü geçen vakıf binalarının, ... Bakanlar Kurulu Kararı ile Milli Eğitim Bakanlığının bakım ve yönetimine geçirilmesi yüksek tensiplerine arzolunur." ifadesine yer verilmiş, henüz yürürlüğe girmemiş bir kanunun taslak çalışmaları esas alınarak Bakanlar Kurulu Kararı yürürlüğe konulmuştur.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, yukarıda alıntılanan ve vakıf senedi hangi tarihte düzenlenmişse o tarihteki mevzuatın uygulanacağını hükme bağlayan 864 sayılı Kanun'un 1. maddesine aykırıdır.

Tahsis işleminde, Bakanlar Kurulu Kararının yürürlüğe konulduğu tarihte yürürlükte olan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun öngördüğü şartlara da uyulmamıştır. Mülga 864 sayılı Kanun hükümleri bulunmasa dahi, işlem tarihinde yürürlükte bulunan 05/06/1935 tarihinde kabul edilen ve 13/12/1935 tarihinde yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 10. maddesinde "Tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları kanuna veya amme intizamına uygun olmayan veyahud işe yaramaz bir hale gelen hayrat vakıflar, idare meclisinin teklifi ve Bakanlar Heyetinin kararı ile mümkün mertebe gayece ayni olan diğer hayrata tahsis edilebileceği gibi bu kabîl hayrat ayın veya para ile değiştirilerek elde edilecek ayın veya para dahi ayni suretle diğer hayrata tahsis olunabilir. Mimarî veya tarihî değeri olan eserler satılamaz." hükmü yer almaktadır. Anılan maddeye göre tahsis için aranan şartlara bakıldığında hayrat vakıfların; sadece "mümkün mertebe gayece ayni olan diğer hayrata tahsis edilebileceği" anlaşılmaktadır. Tahsise konu olabilmeleri için de "tahsis edildikleri maksada göre kullanılmalarının kanuna veya kamu düzenine uygun olmaması" veya "işe yaramaz bir hale gelmesi" gerekmekte olup, bu şartlar gerçekleştikten sonra da Vakıflar Genel Müdürlüğü "idare meclisinin" teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile tahsis işlemi tamamlanmaktadır.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, 2762 sayılı Kanunun anılan 10. maddesinde öngörülen şartlardan hiçbiri gerçekleşmeden alınmış, gerekli şekil şartlarına da uyulmamıştır. Zira Kariye Camii'nin, “cami olarak kullanılmasında” kanuna ve kamu düzenine aykırılıktan ya da Kariye Camii'nin işe yaramaz bir hâle geldiğinden söz edilemeyeceği gibi, Bakanlar Kurulu Kararına dayanak oluşturmak üzere, Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclisinin konuya ilişkin herhangi bir teklifi de bulunmamaktadır. Öte yandan dava konusu Bakanlar Kurulu Kararıyla yapılan tahsis, vakfedeni tarafından ibadethane olarak kullanılmak kaydıyla vakfedilmiş bir taşınmazın "depo" ve müze olarak kullanılması amacına matuf olup, yukarıdaki şartlar var olsa dahi, dava konusu işlemi maksat yönünden açıkça sakatlamaktadır.

Bu durumda, yukarıda alıntılanan kanun hükümleri, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarının birlikte değerlendirilmesinden, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU :

Açıklanan nedenlerle;

1. Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının Kariye Camii'nin müze ve müze deposu olarak kullanılmak üzere Millî Eğitim Bakanlığına tahsisine ilişkin kısmının İPTALİNE,

2. Ayrıntısı aşağıda gösterilen toplam 508,15 TL yargılama giderinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,

3. Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 2.475,00 TL vekâlet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,

4. Posta giderleri avansından artan tutarın kararın kesinleşmesinden sonra davacıya iadesine,

Bu kararın tebliğ tarihini izleyen otuz gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 11.11.2019 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY :

Bu davada 29/08/1945 tarih ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu kararının iptali istenilmektedir.

2004 yılında kurulmuş olan davacı dernek, yetmiş beş yıldır uygulanmakta olan Bakanlar Kurulu kararını, menfaatinin ihlal edildiği iddiasıyla ve idari yargılama usulunde yer alan tüm kuralları bertaraf ederek dava konusu etmektedir.

İdari yargı, gerçek ve tüzel kişilerin, hukuken koruma altına alınmış, ancak idare tarafından bir şekilde ihlal edilen hak ve menfaatlerini korumak için vardır. Ancak, esasen var olmayan hak ve menfaatler, idari yargı yoluyla kazanılamaz.

Bu nedenle de 2577 sayılı Kanun'da dava açmak için bazı ön koşullar aranmakta ve hangi aşamada olursa olsun davalar öncelikle bu ön koşullar bakımından incelenmektedir.

İptal davalarında menfaat ihlalinin varlığı ve davaların Kanun'da öngörülen süreler içinde açılması zorunluluğu bu ön koşullar arasında yer almaktadır.

Dava dosyası da bu yönüyle incelendiğinde ortaya çıkan durum yasal olarak şöyledir:

Dernek kurma hürriyeti, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 33. maddesi ile koruma altına alınmış ve 33. madde hükümlerinin vakıflarla ilgili olarak da uygulanacağı, anılan maddede açıkça belirtilmiştir. Bir başka anlatımla hem dernekler hem de vakıflar anayasal koruma altındadır.

Türk Medeni Kanunu'nun 90. maddesi gereği, dernekler amaçlarını gerçekleştirmek üzere tüzüklerinde belirtilen çalışma konuları ve biçimleri doğrultusunda faaliyette bulunurlar. Vakıflar ise yine Türk Medeni Kanunu'nun 101. maddesi uyarınca, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve haklarını belirli ve süreli bir amaca özgülemeleriyle oluşan mal topluluklarıdır.

Hem vakıflar hem de dernekler tüzel kişiliğe sahiptirler ve faaliyetleri kanunlarla düzenlenmiş bulunmaktadır.

Dernekler Kanunu'nun 2. maddesinin (a) bendinde dernek; "kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi toplulukları" olarak tanımlanmış, 4. maddesinin (b) bendinde, "derneğin amacı ve bu amacı gerçekleştirmek için dernekçe sürdürülecek çalışma konuları ve çalışma biçimleri ile faaliyet alanı", dernek tüzüğünde bulunması zorunlu olan hususlar arasında sayılmıştır.

Vakıflar Kanunu'nun 4. maddesi, vakıfların, özel hukuk tüzel kişiliğine sahip olduğunu hüküm altına almakta ve 7. maddesi ile de Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilecek ve temsil edilecek vakıfları belirlemektedir.

Mazbut vakıf ise, Vakıflar Kanunu uyarınca Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıfları ifade etmektedir.

Bakılmakta olan davada, bir dernek bir mazbut vakfın mallarının tasarruf biçimlerini dava konusu etmektedir.

Davacı Sürekli Vakıflar, Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneğinin amacı, dernek tüzüğünde; "Vakıf malı olup yasalara ve hukuka aykırı olarak işgal ve kullanılan yerlerin yasalar çerçevesinde Devlet Kurumlarına ihbar ve müracaatlarda bulunarak yine yasalara uygun olarak, vakıf amacı dışında kullanılmalarının önlenmesi, böyle yerlerin eski durumlarına kavuşturulması, Türk Halkının milli ve manevi değerlerine uygun kullanılmasının sağlanması için gerekli olan dava dahil, her türlü işlem ve yollarına gidilmesi, milli, manevi, tarihi, dini, çevre, vakıf ve kültürel değerlerin korunması için yasalar ve hukuk çerçevesinde dava dahil her türlü girişimde bulunulması ve gerekenin yapılmasıdır." şeklinde ifade edilmiştir.

Dernek, tüzüğünde yer alan bu amacını gerçekleştirmek için yetkili ve görevli idareye başvuruda bulunma hakkına sahiptir. Ancak idari dava açma yoluna gidildiğinde, bu konudaki ehliyetini, kendi iradesi ile belirlediği tüzüğü değil; iptal davalarının nasıl açılacağını düzenleyen İdari Yargılama Usulü Kanunu belirlemektedir.

Aksine bir yaklaşım, kamu hukukunda kişisel iradeye, Kanun'un üstünde bir değer izafe etmek olur ki, bu durumun kamu hukukunda kabulü mümkün değildir.

Dava dilekçeleri üzerindeki ilk inceleme konuları, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'un 14. maddesinde sayılmış olup, bu konuların sırasıyla incelenmesi gerektiği ve yine bu hususların ilk incelemeden sonra tespit edilmesi hâlinde de davanın her safhasında, Kanun'un 15. madde hükümlerinin uygulanacağı açıkça belirlenmiş bulunmaktadır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin (a) bendinde, idari işlemler hakkında; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalar, iptal davaları olarak tanımlanmıştır. İdarenin hukuka uygun davranmasını sağlayan en önemli denetim araçlarından olmakla birlikte, her idari işleme karşı herkes tarafından iptal davası açılmasının idari işlemlerde istikrarsızlığa neden olmaması ve idarenin işleyişinin bu yüzden olumsuz etkilenmemesi için dava konusu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçüler içinde menfaat ilişkisi bulunmasını öngören yasa koyucu, iptal davaları için "menfaat ihlali"ni, subjektif ehliyet koşulu olarak getirmiştir.

İptal davasının içtihat ve doktrinde belirlenen hukuki nitelikleri göz önüne alındığında, idare hukuku alanında tek yanlı irade açıklamasıyla kesin ve yürütülmesi zorunlu nitelikte tesis edilen işlemlerin; ancak bu idari işlemle doğrudan meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilgisi kurulabilenler tarafından iptal davasına konu edilebileceğinin kabulü zorunludur. Aksi hâlde, her idari işlemle dolaylı da olsa bir menfaat ilgisi kurulmak suretiyle dava açılmasını kabul etmek, dava konusu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçüler içinde menfaat ilişkisi bulunması şartının ihlali sonucunu doğurur.

Tüzel kişiliğe sahip dernekler tarafından açılan davalarda, derneğin ehliyetinin yalnızca davanın konusu ile dernek tüzüğünde belirtilen amacın birbirine uygun düşmesi hâline özgülenmesi ve bu hususun varlığı yeterli görülerek menfaat ilişkisinin kurulduğunun kabul edilmesi; belli bir konuda dava açabilmek için o konunun amaç edinildiğinden bahisle dernek kurulup, her türlü dava açılabileceği veya açılan davalara müdahil olunabileceği anlamına gelmektedir ki bu durum, dava konusu işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçüler içinde menfaat ilişkisi bulunması veya kurulması zorunluluğunu arayan İdari Yargılama Usulü Kanunu'na açıkça aykırı düşmektedir.

İlk bakışta, davacı derneğin tüzüğünde belirtilen amacın, dava konusu işlemin içeriği ile uyuştuğundan bahsedilerek, dernek ehliyetli görülmekte ise de; 1945 yılında ve o tarihteki kamu yararı ve hizmet gerekleri göz önüne alınarak tesis edilen dava konusu Bakanlar Kurulu kararı ile benzer özellikler gösteren idari işlemleri dava konusu edebileceği düşünülen bu derneğin 1945 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararından çok sonra kurulduğu ve hakkında subjektif bir işlem de tesis edilmediği dikkate alındığında, dava açmada yeterli bir menfaat alakasının bulunmadığı görülmektedir. Davacı derneğin, tüzüğünde kendi belirlediği amacına uygun düştüğünden bahisle bu Bakanlar Kurulu kararıyla doğrudan meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilişkisi olduğundan söz edilemeyeceği, aksine bir yaklaşımın bir tüzel kişiye, gerçek kişilere tanınmayan bir hakkın tanınması sonucunu yaratacağı da kuşkusuzdur.

Davacının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun aradığı anlamda menfaat alakasının ve dolayısıyla dava açma ehliyetinin bulunmadığı yolundaki görüşüm, Dairemiz heyetinin çoğunluğu tarafından kabul edilmediği için; davanın, ikinci ön koşulu olan dava açma süresi yönünden de değerlendirilmesi gerekmektedir.

Davacı dernek tarafından 14/12/2009 tarihinde Bilgi Edinme Kanunu kapsamında, özellikle Kariye Camiinin de içinde bulunduğu müze ve müze deposu olarak kullanılan vakıf malları ile ilgili kararın, Resmî Gazete'de yayımlanmış ise yayımlandığı Resmî Gazete'nin sayısı hakkında bilgi verilmesi istemiyle yapılan başvuru ilgi tutularak, 29/08/1945 tarih ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle dava açılmış ise de; sayının belirtilmesi amacıyla yapılan başvuru uygulama işlemi niteliği taşımadığından, 24/03/2010 tarihinde kayda giren dilekçeyle açılan davanın süre aşımı sebebiyle esasının incelenmesi de olanaklı değildir.

Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı Kanun'un 15. maddesi hükümlerine göre davanın reddi gerektiğinden, dava konusu işlemin iptali yolundaki Daire kararına katılmıyorum.

Not: (www.corpus.com.tr)