Müteselsil Borçlar - Zamanaşımı


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2015/1282
2019/276
2019-03-12





Özet:

  • Kural olarak müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

 

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

Taraflar arasında birleştirilerek görülen “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 4. İş Mahkemesince ... yönünden davanın reddine, ... ve.... Tohumculuk A.Ş. hakkında maddi tazminat isteminin kabulü, manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne dair verilen 01.10.2012 tarihli ve 2008/134 E. 2012/632 K. sayılı karar davalı ..., Davalılar ... ve.... Tohumculuk A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 14.05.2013 tarihli ve 2013/2201 E. 2013/9755 K. sayılı kararı ile,

“…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davalılar ... ve ...'in tüm temyiz itirazlarının reddine,

Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkeme, ana davada davanın davalılardan ... yönünden reddine, ana dava ve birleştirilen davaların davalılar ... ve.... Tohumculuk A.Ş. yönünden, maddi tazminat isteğinin kabulü ile 5.000,00 TL'nin bu davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, tazminata olay tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesine, fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulmasına, manevi tazminat isteğinin kısmen kabulü ile 1.000,00 TL'nin bu davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, tazminata olay tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine, karar vermiştir.

Dava konusu olayın 06.09.1997 tarihinde meydana geldiği, davalı ...Ş. tarafından süresinde zamanaşımı def'in bulunulduğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık uygulanması gerekli zaman aşımı süresinin ne olduğu ve zaman aşımı süresi içerisinde davanın açılıp açılmadığı noktasındadır.

İşverenin iş kazalarından doğan tazminat sorumluluğu B.K.’nun 332. maddesi gereğince hizmet akdinden doğan işçiyi koruma ve gözetme yükümlülüğüne ve 1475 sayılı eski İş Kanunun 73. , 4857 sayılı yeni İş Kanunun 77. maddesinde öngörülen iş güvenliği ve işçi sağlığına ilişkin yükümlülüklerine aykırı davranmasından kaynaklanmaktadır. Sorumluluğun yasal dayanağı itibariyle işverene karşı dava açılan B.K.’nun 125 maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir.

Somut olayda, zararlandırıcı sigorta olayının 06.09.1997 tarihinde meydana geldiği davalı ...Ş. aleyhine 04.01.2010 tarihinde dava açıldığı ortadadır. Hal böyle olunca, B.K.’nun 125 maddesinde öngörülen 10 yıllık zaman aşımı süresinin dolmasından sonra davalı ...Ş. aleyhine davanın açıldığı ortadadır.

Mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgulara aykırı biçimde, davalı ...Ş. aleyhine açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davalı ...Ş.'nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Asıl ve birleşen dava; iş kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili (asıl ve birleşen davada); davalı şirkete ait seralara kaynak ve tül çekme işlerini alan davalı ...’in yanında çalışan müvekkilinin 06.09.1997 tarihinde tül takmak için çıktığı seranın çatısında bulunan yaklaşık 4 metre uzunluktaki profil boruyu aşağı atmak üzere kaldırdığında, borunun seranın üzerinden geçen yüksek gerilim hattına temas etmesi sonucu sera içine düşerek ağır yaralandığını ve %10.2 oranında malul kaldığını, meydana gelen iş kazası nedeniyle maddi olarak zor duruma düştüğünü, manevi olarak yıprandığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000TL maddi ve 5.000TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek faiziyle davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı ... vekili, yapılan işin müvekkilinin hissedarı bulunduğu.... Tarım Tohumculuk A.Ş’ye ait olduğunu, bu nedenle husumet yönünden davanın reddi gerektiğini, şirket yönünden ise işin taşeron olan diğer davalı ...’e verildiğini, aralarında istisna sözleşmesi olup, davacının ...'in işçisi olduğunu, Antalya 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 1998/994 E. sayılı dosyasında müvekkilinin olayın gerçekleşmesinde kusuru bulunmadığından beraatine karar verildiğini, somut olayda davanın TBK’nın 41. maddesine dayalı olarak açılan dava olması nedeniyle bir yıllık zamanaşımı süresi dolmasının yanında TBK’nın 60. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen uzamış zamanaşımının dahi dolduğunu ileri sürerek davanın reddini istemiştir.

Davalı ..., kazanın olduğu seranın kendisine ait olmadığını, davacı ile arasında işçi işveren ilişkisinin bulunmadığını, her ikisinin yevmiye usulü çalıştıklarına, yevmiyelerini sera sahibi ...’ın verdiğini, kazanın olduğu gün kendisinin olay yerinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Birleşen Davalı ...Ş. vekili, birleştirilmesine karar verilen Antalya 3. İş Mahkemesi’nin 2010/15 E. sayılı dosyasının 12.03.2010 tarihli ilk celsesinde ve yargılama sırasında verdiği dilekçelerde davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalılardan.... Tohumculuk A.Ş.’ye ait seralara kaynak yapılması ve pencerelerine tül takılması işlerinin yapımını üstlenen davalı ...’in yanında çalışan davacının elektrik çarpmasına maruz kalması suretiyle %10.02 oranında malul kaldığı, davalılardan şirketin asıl işveren davalı ...’in ise alt işveren olduğunun ceza mahkemesi dosyası ile dosya içindeki belgelerden anlaşıldığı, iş kazasının meydana gelmesinde sigortalının %40, davalı şirketin %40, davalı ...’in ise %20 kusuru bulunduğu, bu kaza nedeniyle davacının oluşan maddi zararının 26.486,38TL olarak hesaplandığı gerekçesiyle davanın kabulüyle fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere 5.000TL maddi zararın ve 1.000TL manevi zararın davalılar ... ve.... Tohumculuk A.Ş.’den müştereken ve müteselsilen tahsiline, olayın gerçekleşmesinde kusuru bulunmadığı için davalı ...’ın hakkında açılan davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmün davalı ... ve davalılar ... ile.... Tohumculuk A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle ...yararına bozulmuştur.

Mahkemece, önceki gerekçelerle ve özellikle davanın başlangıçta davalı şirket yetkilisi ve sahibi olan ... hakkında açıldığı ve bu hususun temsilci de yanılma sayılarak davalının zamanaşımı definin 01.10.2012 tarihli celsede reddine karar verildiği, somut olayda gerçekten de dava dilekçesinde davalı ...’ın adresinde.... Tohumculuk A.Ş.’ye de yer verildiğini dolayısıyla uyuşmazlığın yetkili ve görevli mahkemeye getirildiği tarih ile olay tarihi arasında 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı, bununla birlikte 818 sayılı BK’nın uygulandığı dönemde.... Tohumculuk A.Ş.’nin asıl işveren, davalı ...’in ise alt işveren olması nedeniyle aralarında tam teselsül hükümlerinin uygulanacağı, alt işveren hakkında açılan davanın asıl işveren bakımından da zamanaşımı süresinin kesilmesi sonucunu doğuracağı, kaldı ki 6098 sayılı Kanun döneminde 61 ve 155. madde hükümlerine göre borçlular hakkında ne tür teselsül hükümleri olursa olsun biri hakkında açılan davanın diğeri açısından da zamanaşımının kesilmesine neden olacağı vurgulanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı, davalılar ... ve.... Tohumculuk A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı şirket yetkilisi ... hakkında dava açılmasının temsilcide hata olarak kabul edilip edilemeyeceği; davalı ... hakkında açılan davanın davalı ...Ş. bakımından zamanaşımı süresinin kesilmesine neden olup olmayacağı; burada varılacak sonuca göre davalı şirket hakkında açılan davanın zamanaşımı süresi dolduktan sonra açılıp açılmadığı noktalarında toplanmaktadır.

Davalıların direnme kararına yönelik temyiz itirazlarının ayrı ayrı incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

I- Davalı ...’ın temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede;

Yerel mahkemece ...’in ve.... Tohumculuk A.Ş. hakkında tazminat isteminin kabulüne dair kurulan 01.10.212 tarihli hüküm davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiş ve adı geçenin temyiz itirazları Özel Dairece değerlendirilerek reddedilmiştir.

Bu durumda, temyiz itirazları reddedilmiş bulunan davalı vekilinin direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır.

Hukuki yarar, dava şartı olduğu kadar temyiz istemi için de aranan bir şarttır.

O hâlde, davalı ... vekilinin direnme hükmüne yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddi gerekir.

II- Davalı ...nin temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede:

Bir kişinin belli bir davada gerçekten davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı hususu usul hukuku değil, dava konusu hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk meselesidir. Bir davanın tarafları o davada gerçekten taraf sıfatına sahip değilse, mahkeme dava konusu hakkın esasına girip karar veremez. Davayı sıfat yokluğundan reddetmesi gerekir. Davacı olma sıfatı dava konusu hakkın sahibine, davalı sıfatı ise sübjektif hak kendisinden istenebilecek kişiye aittir. Kuşkusuz bu hak sözleşmeden, haksız fiilden, sebepsiz iktisaptan veya kanundan doğabilir.

Bir alacak davasında davalı olma sıfatı o alacağın gerçek borçlusuna aittir. Alacak davası, o alacağın gerçek borçlusundan başka bir kişiye karşı açılırsa, dava konusu alacağın mevcut olmadığından dolayı değil, davalının davalı sıfatına sahip olmadığından dolayı reddedilir (Kuru,B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, c.1, s. 1159).

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 119. maddesi, dava dilekçesinde tarafların ve varsa kanuni temsilcilerinin ad ve adreslerinin bildirilmesi gerektiğini hükme bağlamıştır. Bildirim esnasında yapılan kimi yanlışlıklar, davanın sıfat (husumet) yokluğundan reddi sonucunu doğurmamakta, oluşan hataların giderilmesi bazı durumlarda mümkün olabilmektedir.

6100 sayılı HMK’nın yürürlüğe girmesinden önce yürürlükte olan 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda taraf değişikliğine ilişkin bir hüküm bulunmamakla birlikte davanın, hasımda değil temsilcide yanılma sonucu hatalı açılması hâlinde husumetten reddedilmeyip gerçek temsilciye davanın yöneltilmesi gerektiği Yargıtay'ın yerleşmiş uygulamasıdır.

10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın 124. maddesinde “Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür. Bu konuda kanunlarda yer alan özel hükümler saklıdır. Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir. Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. Bu durumda hâkim, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmeder.” düzenlemesine yer verilmiştir.

Buna göre taraf değişikliği karşı tarafın muvafakati ile gerçekleştirilebilirken maddi hata bulunması, dürüstlük kuralına aykırı olmaması veya yanlışlığın kabul edilebilir bir yanılgıya dayanması hâlinde ise karşı tarafın muvafakati aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilmek suretiyle yapılabilmektedir.

Somut olayda, davacının dava dilekçesinde davalıları “(1) ..., (2)..... şeklinde gösterdiği hâlde ...ye ise dava dilekçesinde hemen davalı ...’ın adı altında adresin bir parçası olarak yazdığı, davacının talebi üzerine.... Tohumculuk A.Ş.’ye hakkında ayrı dava açılarak bu dava ile birleştirilmesi için davacıya süre verilmesi sonrasında davacının.... Tohumculuk AŞ hakkında ayrı bir dava açtığı ve eldeki dosya ile birleştirilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda da ifade edildiği üzere davacının dava dilekçesinde davalıları ayrı ayrı numara vererek gösterdiği hâlde, dilekçesinde.... Tohumculuk AŞ’ye davalı ...’ın adresinin bir parçası olarak yer vermesi ve sonrasında davalı ... hakkında ayrı dava açması hususları birlikte değerlendirildiğinde, somut olayda hasmın temsilcisinde hata yapıldığının kabul edilmesi mümkün olmadığından mahkemece temsilinde yanılma hâlinin varlığından bahisle direnme kararı verilmesi doğru değildir.

Diğer taraftan yerel mahkeme davalı ... ile birleşen davanın davalısı.... Tohumculuk AŞ arasında asıl işveren alt işveren ilişkisi bulunması nedeniyle ... hakkında açılan davanın.... Tohumculuk A.Ş. bakımından zamanaşımı süresinin kesilmesine neden olacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmesi nedeniyle dava tarihinde yürürlükte bulunan ve olaya uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nın teselsülü düzenleyen hükümlerinin ve sonrasında bu düzenlemelerin zamanaşımı ile ilişkisinin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

Bilindiği üzere, müteselsil borçluluk, alacaklının, borcun tamamının ifasını birden çok borçludan ve dilediğinden isteyebildiği, borcun tamamı ifa edilinceye kadar borçluların hepsinin sorumlu olduğu bir borç ilişkisidir.

Müteselsil borçluluğun kaynağı BK’nın 141. maddesinde belirtilmiştir.

İlgili madde “Alacaklıya karşı, her biri borcun mecmuundan mesul olmağı iltizam ettiklerini beyan eden müteaddit borçlular arasında teselsül vardır.

Böyle bir beyanın fiktanı hâlinde teselsül ancak kanunun tayin ettiği hallerde olur.” şeklinde düzenlenmiştir.

Madde hükmünden anlaşıldığı gibi, müteselsil borçluluk, ya bir hukuki işlemden ya da kanundan doğmaktadır. Maddenin 2. fıkrasında yer verilen kanuni teselsül, müteselsil borçluluğun doğrudan doğruya bir kanun hükmüne dayandığı, bizzat kanun koyucunun öngördüğü borçluluk hâlidir.

Haksız fiil hâlinde müteselsil sorumluluk hâli ise BK’nın 50. maddesinde aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:

“Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer'an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar. Hakim, bunların birbiri aleyhinde rücu hakları olup olmadığını takdir ve icabında bu rücuun şümulünün derecesini tayin eyler.

Yataklık eden kimse, vaki olan kardan hisse almadıkça yahut iştirakiyle bir zarara sebebiyet vermedikçe mesul olmaz.”

Aynı Kanun’un “Muhtelif Sebeplerin İçtimaî Halinde, Müteselsil Mesuliyet” başlıklı 51. maddesinde de:

“Müteaddit kimseler muhtelif sebeplere (haksız muamele, akit, kanun) binaen mes'ul oldukları takdirde haklarında birlikte bir zarar vukuuna sebebiyet veren kimseler hakkındaki hükümlere göre muamele olunur.

Kural olarak haksız bir fiili ile zarara sebebiyet vermiş olan kimse, en evvel, tarafından hata vaki olmamış ve üzerine borç alınmamış olduğu hâlde kanunen mes'ul olan kimse en sonra, zaman ile mükellef olur.” şeklinde düzenleme getirilmiştir.

Bu durumda; birden çok kişi, gerek haksız eylem, gerek sözleşme ve gerekse kanun kuralı gibi sebeplerden ve aynı zarar için zarara uğrayana karşı sorumlu iseler, bunlar arasında, bir zarara ortaklaşa sebep olanlar hakkındaki dönmeye (rücu) ilişkin kurallar uygulanır.

Kural olarak; en başta, haksız eylemiyle zarara yol açan sorumlu tutulur; en son olarak da kusuru olmaksızın ve sözleşme gereği sorumluluğu olmadığı hâlde kanun kuralı gereğince sorumlu tutulan kişiye başvurulur.

Birinci hâlde; birden fazla kişiler, müşterek kusurları ile zarara sebep olmuşlardır. Bu durumda zarara sebep olmuş olanlar arasında tam teselsül bulunduğundan söz edilir (BK. mad. 50). Aralarında tam teselsül olanlar, suçu işleyenle bu suça iştirak etmiş olanlar arasında fark gözetilmeksizin zarar görene karşı müteselsilen sorumlu durumundadırlar.

İkinci hâlde ise; birden fazla kişinin, müşterek kusurları ile sebep olmadıkları ancak zarardan çeşitli hukuki sebeplerle sorumlu tutuldukları durumda, eksik teselsül (BK. mad. 51) söz konusudur.

Görülüyor ki BK’nın 51. maddesinde, aynı Kanun’un 50. maddesine atıf yapılarak birden çok kimseler, değişik nedenlerle (haksız eylem, akit, kanun) sorumlu oldukları taktirde zarar gören tam teselsülde (dayanışmada) olduğu gibi (BK. mad.50/1) giderim isteğinin bir bölümünü veya tamamını, bu sorumlulardan birinden ya da bir kaçından dava açarak isteyebilecektir. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada ayrık düşünce olmaksızın bu kural kabul edilmektedir. Daha açık bir ifadeyle, zarar gören eksik teselsülde de; tam teselsülde olduğu gibi tazminat borçlularından herhangi birine müracaat edebilir ve tazminatın tamamının ödenmesini isteyebilir. Bundan başka borçlulardan birinin yaptığı ödeme, ödenen miktar oranında diğerini de borçtan kurtarır ve daha sonra ödeyenin onlara karşı rücu (dönme) hakkı doğabilir.

BK’nın 50 ile 51. maddeleri arasında her iki müteselsil sorumluluğu birbirinden ayırmak için öğreti ve yargı kararlarında BK’nın 50. maddesine dayanan müteselsil sorumluluğun “tam teselsül”, anılan Kanun’un 51. maddesine dayanan müteselsil sorumluluğun ise “eksik teselsül” olduğu kabul edilmektedir.

Bu aşamada tam teselsül (BK. mad. 50'e dayanan müteselsil sorumluluk) ile eksik teselsül (BK. mad.51'e dayanan müteselsil sorumluluk) arasında yapılan ayrımın ve farkların önemini de vurgulamak yerinde olacaktır.

BK’nın gerek 50 gerekse 51. maddelerinde müteselsil sorumluluk öngörülmüş bulunmakla birlikte, anılan iki madde arasındaki diğer hukuki farklılıkların şöyle anlatılması mümkündür.

BK’nın 50. maddesi; aynı zarardan dolayı birden fazla kişinin birlikte müteselsilen sorumlu tutulmalarını, birden fazla kişinin ortak kusurlarıyla zarara birlikte sebebiyet vermiş olmaları koşuluna bağlamıştır. Buna göre, birden fazla kişi aynı zarara ortak kusurlarıyla sebebiyet vermiş olmalıdırlar. BK’nın 51. maddesi ise bundan farklı olarak, aynı zarardan dolayı birden fazla kişinin birlikte müteselsilen sorumlu tutulmalarını birden fazla kişinin bu zarardan dolayı ortak kusurları nedeniyle değil; hukuksal nedenlerle sorumlu olmalarına bağlamıştır. Burada müteselsilen sorumlu tuttuğumuz kişilerin, sorumluluklarının sebepleri farklı hukuksal nedenlere dayanmaktadır. Bu açıklamalar karşısında BK’nun 51. maddesine dayanan müteselsilen sorumluluğun sebebi haksız fiil, kanun veya sözleşme nedeniyle birden fazla kişinin sorumlu tutulmasıdır.

Anılan Kanunun 51. madde hükmü; müteselsil sorumlu olan kişilerden birinin zararı tazmin etmesi hâlinde, diğerlerine rücu hakkını belli bir sıraya bağlamıştır. Buna göre, kanundan dolayı sorumlu tutulan kişi, sözleşme nedeniyle sorumlu kişi, haksız fiil nedeniyle sorumlu kişi sıralaması vardır. Haksız fiil nedeniyle sorumlu kişi zararı tazmin etmişse kimseye rücu edemeyecektir, sözleşme nedeniyle sorumlu kişi zararı tazmin etmişse, haksız fiil failine rücu edebilecek; kanundan dolayı sorumlu kişiye rücu edemeyecektir. Kanundan dolayı sorumlu kişi zararı tazmin etmişse, sözleşme nedeniyle sorumlu kişiyle haksız fiil failine rücu edebilecektir.

Uyuşmazlığın çözümü için bu aşamada, teselsül hükümlerinin zamanaşımı hükümleri ile birlikte değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

Bilindiği üzere zamanaşımı, en basit anlatımla, yasanın öngördüğü belli bir sürenin geçmesiyle, bir hakkın kazanılmasına veya bir borçtan kurtulunmasına olanak veren bir hukuki müessesedir. Borçtan kurtulma olanağı tanıyan yönüyle zamanaşımı, maddi hukuka ilişkin bir müessese değildir; borçluya borçtan kurtulmasını sağlayacak savunma vasıtalarını sunarsa da, gerçekte bizatihi kendisi borcu ortadan kaldırmaz; sadece, alacağın istenebilmesi hakkını zaman itibariyle sınırlar. Borç varlığını sürdürdüğü hâlde, borçlu, zamanaşımı müessesesine dayanarak, artık o borcun kendisinden istenilemeyeceğini savunabilir; yargılama usulüne ilişkin kurallar borçluya böyle bir defide (zamanaşımı definde) bulunma olanağı tanır. Zamanaşımına uğrayan borç, eksik bir borçtur. Zamanaşımı müessesesinin bu yapısının (borcu değil, sadece onun alacaklı tarafından talep edilmesi olanağını ortadan kaldırmasının ve yine sadece borçlu tarafından ileri sürülebilecek bir olgu olmasının) doğal sonucu olarak, borçlu tarafından yasal süre içerisinde böyle bir defide bulunulmadığı takdirde, hâkim tarafından kendiliğinden gözetilemez.

BK’nın konuya ilişkin 134. maddesi, "Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katedilmiş olunca diğerlerine karşı da katedilmiş olur" kuralını içermektedir.

Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

Bunun sonucu olarak 818 sayılı Kanun’un 134. maddesi hükmünün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta sadece tam teselsülde yani BK’nın 50. maddesine dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulacağı; buna karşın eksik teselsülde yani BK’nın 51. maddesine dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulmayacağı kabul edilmelidir.

Buna göre tam teselsülde, zararı tazmin eden müteselsil borçlu, diğer borçlulara alacaklının sahip olduğu zamanaşımı süresinden yararlandığı hâlde, eksik teselsülde rücu hakkını kullanan kişinin zamanaşımı süresi haksız fiillerdeki genel hükümlere tabidir.

Bu sonuç, teselsülün, BK’nın 50 ve 51. maddelerinde ayrı ayrı ve değişik koşullarla düzenlenmiş olmasına, ayırım fikrine ve adalet düşüncesine uygun düşmektedir. Zira, yalnız başına olsaydı, zamanaşımından yararlanabilecek iken, sırf öteki kişilerin kusurlu eylemlerine iradesi dışında katılması yüzünden, zamanaşımından faydalanmaması, öteki kişilere karşı zamanaşımı süresi içinde açılan davanın, bunun içinde zamanaşımını keseceğinin kabulü, hak ve adalet ilkelerine ters düşerdi. Nitekim, doktrinde eksik teselsülde sorumlulardan bir kısmına karşı zamanaşımının kesilmesinin öteki müteselsil sorumlulara sirayet etmeyeceği çoğunlukla kabul edilmektedir (Oğuzman,K.: Borçlar Hukuku, s. 219; Tekinay, Borçlar Hukuku, Sh. 434, 1425-1426; Tandoğan,H.: Mesuliyet Hukuku, s. 383; Çenberci,M.: Sosyal Sigortalar Kanunu Şerhi, s. 301).

Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 11.05.1977 tarihli ve 3068 E. 468 K. ; 29.04.1983 tarihli ve 2264 E. 444 K.; 07.03.1986 tarihli 1984/10-250 E. 1986/205 K.; 23.02.2000 tarihli ve 2000/4-103 E. 2000/124 K. ve 03.02.2010 tarihli 2010/10-20 E. 2010/58 K., 09.10.2013 tarihli ve 2013/9-559 E., 2013/1461K. sayılı kararlarında da açıklanan hususlar benimsenmiştir.

Somut olayda; davacı iş kazasının 06.09.1997 tarihinde meydana gelmesinden sonra davalı ... hakkında 14.06.2002 tarihinde, asıl işverene karşı ise 04.01.2010 tarihinde açılmış, davalı asıl işveren süresinde zamanaşımı definde bulunmuştur.

Burada hemen belirtilmelidir ki davacıya karşı müteselsil sorumlu olanlardan, dava dışı alt işverenin sorumluluğu akitten, davalı asıl işverenin sorumluluğu kanundan kaynaklandığından; diğer bir ifade ile asıl ve alt işveren işçiye karşı farklı hukuki sebepler nedeniyle sorumlu olduklarından; davacı ile davalılar arasındaki ilişki, dava açıldığı tarihte yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 51. maddesi uyarınca eksik teselsül ilişkisine dayanmaktadır. 818 sayılı Kanun’un 134. maddesi hükmünün, eksik teselsülde yani BK’nın 51. maddesine dayanan müteselsil sorumlulukta uygulanma olanağı bulunmaması nedeniyle alt işverene karşı açılan davanın, davalı asıl işveren yönünden zamanaşımını kesmesi mümkün değildir.

O hâlde mahkemece asıl işveren.... A.Ş.’ye karşı açılan davanın 10 yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra açılması nedeniyle reddi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, somut olayda davalı ...Ş. ile ... arasında asıl işveren alt işveren ilişkisi bulunmadığı, taraflar arasındaki sözleşmenin ‘Takım Sözleşmesi’ olduğu, ...’in alt işveren olarak değil takım kılavuzu olarak hareket ettiği, ... ile.... Tohumculuk A.Ş. temsilcisi ... arasında imzalanan 03.09.1997 tarihli sözleşmenin davalı şirketi sorumluluktan kurtarmak amacıyla muvazaalı olarak imzalandığı,.... Tohumculuk A.Ş.’nin meydana gelen zarardan ... ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olması nedeniyle davalı ... hakkında açılan davanın şirket bakımından zamanaşımı süresinin kesilmesine neden olacağı gerekçesiyle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hâl böyle olunca Yerel Mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Diğer taraftan, her ne kadar gerekçeli karar başlığında dava tarihi 14.06.2002 yerine 21.06.2013 olarak gösterilmiş ise de bu yanlışlığın mahallinde düzeltilebilir maddi hata olduğu kabul edildiğinden ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

SONUÇ: (I) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı ... vekilinin direnme hükmüne yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan REDDİNE 26.02.2019 tarihinde oy birliğiyle,

(II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı ...Ş. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 12.03.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

KARŞI OY

Dosya içeriğine göre davacı asıl davada, hakkında ceza davası açılan birleşen davanın davalısı şirket temsilcisi ile kendisine iş sağlayan ... aleyhine 06.09.1997 tarihinde şirkete ait seranın camekanına tül takılması için çıktığı sırada profil boruyu takmaya çalışırken elektrik akımına çarpması sonucu iş kazası geçirdiğini belirterek 14.06.2002 tarihinde dava açarak maddi ve manevi tazminat davası açmış, ceza davasında şirket temsilcisinin kusurunun bulunmasının tespit edilmesi üzerine ise 04.01.2010 tarihli dava dilekçesi ile davalı şirket hakkında birleştirilen davayı açmıştır.

Birleşen davada, davalı şirket zamanaşımı definde bulunmuş, mahkemece şirket ile asıl davanın davalısı ... arasında asıl-alt işveren ilişkisi bulunduğu, tam teselsül hükümleri uyarınca asıl dava tarihine göre zamanaşımının asıl işveren olan birleşen davalı şirket yönünden de kesildiği, zamanaşımına uğramadığı gerekçesi ile davalı şirket yönünden davanın kabulüne karar verilmiş, kararın temyizi üzerine ise Özel Daire tarafından davalı şirket yönünden kazanın meydana geldiği tarihe göre 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Mahkemece direnme kararı verilmesi üzerine, Hukuk Genel Kurulu’nun çoğunluk görüşü ile birleşen davanın davalısı şirket ile asıl davanın davalısı ... arasında asıl alt işveren ilişkisi bulunduğu kabul edilerek, dava tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca eksik teselsül bulunduğu, eksik teselsülde müteselsil sorumlulardan biri hakkında zamanaşımının kesilmesinin diğerine sirayet etmeyeceği, dolayısı ile birleşen dava tarihinde davalı şirket yönünden zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile yerel mahkeme kararı bozulmuştur.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 19 ve 6100 sayılı HMK’nın 33. maddeleri uyarınca yargıç tarafların hukuki nitelendirmesi ile bağlı değildir. Yargıç aradaki sözleşmesel ilişkiyi yorumlar, sözleşme türünü ve içeriğini kendisi belirler. Tarafların gerçek ve ortak iradelerini esas alır. Uyuşmazlığa uygulanacak kuralı doğrudan uygular. 04.06.1958 gün ve 15/6 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, olayları açıklamak taraflara, ileri sürülen olayları hukuken nitelemek ve uygulanacak yasa hükümlerini tespit etmek ve uygulamak hâkime ait bir görevdir. Bir uyuşmazlıkta hakların yarışması kapsamında birden fazla hukuk kuralının uygulanması sözkonusu olduğunda, tarafın en lehine olan hükmün uygulanması gerekir. Kaldı ki 6100 sayılı HMK’nın 371. maddesinin 1/b bendi uyarınca “hukukun veya taraflar arasındaki sözleşmenin yanlış uygulanması” bozma gerekçesidir.

Bireysel iş hukuku uyuşmazlıkları ile ilgili bazı davalarda da resen araştırma ilkesi uygulanmaktadır. Bunların başında asıl-alt işveren ilişkisinin muvazaalı olup olmadığı veya yasal unsurlarını taşıyıp taşımadığıdır (Y. HGK. 25.02.2015 gün ve 2013/2078 E, 2015/1084 K). Muvazaa ve asıl-alt işveren ilişkisinin yasal unsurlarının var olup olmadığı resen dikkate alınır.

Muvazaa; tarafların üçünü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç doğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bulunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir.

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada, görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

Kural olarak hiç kimse kendi muvazaasına dayanarak bir hak talep edemez. Kaldı ki böyle bir hak talebi herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağını belirten 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 2’nci maddesine de aykırıdır.

4857 sayılı İş Kanunu'nun 2/6 maddesi uyarınca, “Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.” Keza aynı maddenin 7. fıkrasına göre, “Asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi halde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler. İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez.”

Alt işverene verilen iş, iş yerinde mal veya hizmet üretiminin yardımcı işlerinden olmalıdır. Asıl işin bölünerek alt işverene verilmesi durumunda ise, verilen iş işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren bir iş olmalıdır.

Asıl alt işveren ilişkisinin gerçekleşmesi için, asıl işverenin mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işi ya da asıl işin bir bölümünü alt işverene vermesi gerekir. Verilen iş, mal veya hizmet üretimine ilişkin olmayan bir iş ise, bu tür bir ilişki doğmaz.

Alt işveren işçilerinin bir kısmının, üstlenilen hizmet dışında asıl veya yardımcı başka işte çalıştırılmaları, asıl-alt işveren arasındaki sözleşmeyi muvazaalı hâle getirmez. Sadece başka işte çalıştırılan işçi açısından asıl-alt işveren ilişkisinin unsurlarının bulunmadığı kabul edilmelidir.

Alt-asıl işveren arasındaki ilişki, niteliğine göre, eser, taşıma, kira gibi sözleşmelere dayanır. Alt işveren üstlendiği işi sözleşme koşulları doğrultusunda, ama kendi adına ve bağımsız bir biçimde yürütür. Çalıştırdığı işçilerle kendi adına iş sözleşmesi yapar; gerekli talimatları verir; işçilere ücretlerini kendisi öder; ücret bordrolarını düzenler; SSK primlerini yatırır.

Bir asıl işin yasa kapsamında işveren tarafından alt işverene verilmesinin düzenlenmesi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2/7 maddesi ve Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca muvazaa iddialarının araştırılmasına engel teşkil etmez. Söz konusu hükümde sayılan işlerin alt işverene verilmesine dayanılarak iş sözleşmesinin feshi, muvazaa iddiasının ispatı hâlinde geçersiz olacaktır.

Alt işveren ilişkisinde ilişkinin muvazaalı olup olmadığının veya yasal unsurlarını taşıyıp taşımadığının belirlenmesinde, hukuksal ve ekonomik bağımsızlık ile ayrı bir iş organizasyonuna sahip iki ayrı işverenin bulunup bulunmadığı, alt işveren işçilerinin sadece asıl işverenden alınan iş kapsamında çalıştırılıp çalıştırılmadıkları, alt işverene verilen işin, iş yerinde asıl işveren tarafından yürütülen mal veya hizmet üretimine ilişkin asıl işin yardımcı işlerinden olup olmadığı, alt işverene verilen işin işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren bir iş olup olmadığı; alt işverenin daha önce o iş yerinde çalıştırılan bir kişi olup olmadığı; alt işverenin işe uygun yeterli ekipman ile tecrübeye sahip olup olmadığı; istihdam edeceği işçilerin niteliklerinin yapılacak işe uygun olup olmadığı; alt işverene verilen işte asıl işveren adına koordinasyon ve denetimle görevlendirilenlerden başka asıl işverenin işçisinin çalışıp çalışmadığı; yapılan alt işverenlik sözleşmesinin iş hukukunun öngördüğü kamusal yükümlülüklerden kaçınmayı amaçlayıp amaçlamadığı; yapılan alt işverenlik sözleşmesinin işçilerin iş sözleşmesi, toplu iş sözleşmesi yahut mevzuattan kaynaklanan bireysel veya kolektif haklarını kısıtlamaya ya da ortadan kaldırmaya yönelik yapılıp yapılmadığının araştırılması ve irdelenmesi gerekir.

Bir alt işveren, bir asıl işverenden sözleşme ile üstlendiği mal veya hizmet üretimi için belirli bir organizasyona, uzmanlığa ve hukuksal bağımsızlığa sahip değilse, kısaca üretim ya da hizmet sunumuna ilişkin ekonomik faaliyetin bağımsız yönetimini üstlenmemişse olayda asıl işveren alt işveren ilişkisinden çok asıl işverene işçi temini söz konusu olacaktır.

Diğer yandan davacı ile birlikte davalıların da ayrı ayrı sorumluluk oranları bilirkişi raporu ile tespit edilmiştir. Davacı, kendi kusuru haricinde doğan zararının tamamını dilerse her iki failden, dilerse birinden ister. Zararın tamamını ödeyen (ödemek zorunda kalan fail) diğer failin kusuru oranında iç ilişkide teselsül hükümleri gereğince ona rücu edecektir (TBK 167.m, BK.146.m). Bu durumda davalılar arasında müteselsil sorumluluğun bulunduğunu kabul zorunludur. Hal böyle olunca TBK 155.m ile 818 sayılı BK.134.m. gereğince “zamanaşımı müteselsil borçlulardan veya bölünemeyen borcun borçlularından birine karşı kesilince, diğerlerine karşı da kesilmiş olur.”

Somut uyuşmazlığa gelince tohumculuk ve tarım faaliyetinde bulunan birleşen davanın davalısı şirketin sahip olduğu seraya camekan(tül) takılması işi için asıl davanın davalısın ... ile anlaştığı, ...’in ise bu işi yapmak üzere davacı dahil iki kişiyi yanına alarak SGK Genel Müdürlüğü Sigorta Teftiş Kurulu Başkanlığı raporuna göre 01.08.1997 tarihinde yarım kalan camekanın (tül) takılması işinde çalışmaya başladıkları, 06.09.1997 tarihinde camekan çatısında sinek girilmemesi için tül takılması esnasında davacının boru çıkarması sırasında yakından geçen gerilim hattına yaklaşması sonucu elektrik çarpmasına maruz kaldığı ve iş kazası geçirdiği, davacının o zamanki para birimi ile günlük 1.500.000,00TL (1,50 YTL), diğer işçinin ise 1.000.000,00 (1,00 YTL) yevmiye ücret ile çalıştırıldıkları, şirket kayıtlarında bu işçiler adına ödeme görünmediği, ancak usta olduğu belirtilerek davalı ... adına gider makbuzu ile 56.179.775,00TL (56,18 YTL) ödeme yapıldığının tespit edildiği, dinlenen tanık anlatımlarına göre camekan takılmasında malzemenin şirket tarafından temin edildiği, asıl davalı ...’in hazırlık soruşturması ve diğer beyanlarında açıkça “iş kazası geçiren işçi gibi çalıştığını, taşeron olmadığını, işçilik yapan bir insan olduğunu” beyan ettiği, işe 01.08.1997 tarihinde başlanılmasına rağmen birleşen davalı şirket ile asıl davanın davalısı Sefer Köken Aydın arasında 03.09.97 tarihli sözleşme ile şirketin işveren, Sefer’in ise taşeron olduğu bir günlük tül takma işi yapıldığı, karşılığı 50.000.000,00TL (50,00 YTL) bedel kararlaştırıldığı, kazanın ise iş bir gün kararlaştırılmasına rağmen üç gün sonra 06.09.1997 tarihinde meydana geldiği anlaşılmaktadır.

Açıklanan bu maddi olgulara göre asıl davanın davalısı ... ile birleşen davanın davalısı.... Tohumculuk şirketi arasında asıl-alt işveren ilişkisinin bulunup bulunmadığının tartışılması gerekir. Zira muvazaa ve asıl-alt işveren ilişkisinin bulunup bulunmadığının yargılamanın her aşamasında değerlendirilmesi gerekir. Sözleşmenin yanlış uygulanması doğrudan bozma nedenidir. Bu nedenle yerel mahkeme ve Özel Dairenin davalılar arasındaki ilişkiyi asıl-alt işveren ilişkisi olarak değerlendirmesi ve bunun incelenmemesi TBK'nın 19, 6100 sayılı HMK’nın 33 ve 371/1.b maddeleri dikkate alındığında sonuca etkili değildir.

Yukarda da açıklandığı gibi bir kişinin işveren olması için hukuksal ve ekonomik bağımsızlık ile ayrı bir iş organizasyonuna sahip olması yanında, işe uygun yeterli ekipman ile tecrübeye sahip olması gerekir. İşveren konumunda olan bir işverene, kendi hizmeti yanında getirdiği işçilerle birlikte çalışması, onlar adına hareket etmesi, ücretlerini alıp dağıtması, işveren sıfatı kazandırmaz. Bu tipik örneğini 4857 sayılı İş Kanunu’nun takım sözleşmesi ile oluşturulan iş sözleşmeleridir. Bu tür sözleşmede “İşçilerden biri, birden çok işçinin meydana getirdiği bir takımı temsilen, takım kılavuzu sıfatıyla işverenle sözleşme yapmaktadır” ve “işe başlamasıyla iş sözleşmesi kurulan işçilere ücretlerini işveren veya işveren vekili her birine ayrı ayrı ödemek zorundadır”. Takım kılavuzu ile sözleşme yapan kişinin işverenle aradaki ilişkisi iş ilişkisidir. Takım kılavuzu gibi hareket ederek işi üstlenen şirkete işçi temin etmesi, işçiler adına hareket etmesi alt işverenlik sıfatı vermez (Y. 9. Hukuk Dairesinin 03.12.2012 tarih ve 2012/6080 Esas, 2012/40217 Karar, Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 24.10. 2016 tarih ve 2016/21547 Esas, 2016/23807 Karar). Ayrıca 4857 sayılı Yasanın 16. maddesi uyarınca takım sözleşmesinin madde gereğince yazılı yapılması geçerlilik şartı olmayıp ispat şartıdır (Y. 7. Hukuk Dairesi 21.11.2013 gün ve 2013/10777 Esas, 2013/19805 Karar).

Belirtilen bu hukuki ve maddi olgulara göre asıl davanın davalısı ..., hukuksal ve ekonomik bağımsızlık ile ayrı bir iş organizasyonuna sahip olmadığı gibi, işe uygun yeterli ekipman ile tecrübeye de sahip değildir. Camekan ve camekana tül takma işinde malzeme kendisi tarafından temin edilmemiştir. İşe getirdiği işçilerle birlikte 01.08.1997 tarihinde başlamasına rağmen, 06.09.1997 tarihinde iş kazası meydana gelmesi üzerine, 03.09.97 tarihli ve bir günlük tül takma işi için taşeronluk sözleşmesinin imzalanması, muvazaa olgusuna karinedir. Davalı şirketin sorumluluktan kurtulmak için bir günlük sözleşme imzaladığı anlaşılmaktadır. Aslında davacının işçi olarak çalıştığı usta olduğu belirtilerek gider makbuzu ile yapılan ödemeden dolayı davalı şirketin kabulündedir. Davalı ... ile birleşen davanın davalısı.... Tohumculuk şirketi arasında asıl-alt işveren ilişkisinin çoğunluk görüşü ile kabulü isabetli olmamıştır. Asıl-alt işveren ilişkisi muvazaalı olduğu gibi yasal unsurlarını taşımamaktadır. Davalı ... iş sözleşmesi ile çalışandır. Takım Sözleşmesi kapsamında hareket etmiş, diğer işçilerle birlikte gelip iş görme edimi yerine getirmiştir. Takım kılavuzu sıfatı ile hareket ettiğinden meydana gelen iş kazasında işveren olan şirket ile birlikte davacının zararından müştereken ve müteselsilin sorumludur ve burada tam teselsül vardır. Dolayısı ile davalı takım kılavuzu olan ve iş sözleşmesi ile çalışan davalı ... hakkında açılan dava, müştereken ve müteselsil sorumlu birleşen davanın davalısı olan işveren.... Tohumculuk Şirketi hakkında zamanaşımını kesecektir. Birleşen dava tam teselsül nedeni ile daha önce açılan asıl davada zamanaşımının kesilmesi nedeni ile süresinde açılmıştır. Sayın çoğunluğun görüşüne açıklanan gerekçelerle katılınmamıştır.