İşçi İle İşveren İlişkisinden Kaynaklanan Alacak


Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
2020/41
2020/183
2020-02-11





Özet:

  • Davanın yasal dayanağı 4857 sayılı İş Kanunu'nun 120'nci maddesi ile yürürlükte bırakılan mülga 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14'üncü maddesi ile 4857 sayılı Kanun'un 53 ve devamı maddeleri ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun ibranameye ilişkin 420'nci maddesidir. 
  • Yıllık izin alacağı bakımından; davacının toplam hizmet süresine göre hak kazandığı yıllık izin süresinden kullandıklarının mahsubu ile bakiye kullanmadığı 110 gün için yıllık izin ücreti hesaplanmış, bu miktar mahkemece hüküm altına alınmıştır. İbranamelerin ibra değeri bulunmadığından davacının hizmet süresinin bir bütün olarak kabul edilmesi nedeni ile kullanmadığı yıllık izinlerinin ücretini isteme hakkına sahiptir. 
  • Diğer yandan, HMK'nın 281'inci maddesine göre taraflar bilirkişi raporunun kendilerine tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde eksik gördükleri hususların bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. 
  • Davalı vekili istinaf dilekçesinde, raporda yıllık izinlerin TİS'ne göre hesaplandığını, ancak davacının sendikaya üyelik tarihinin sorulmadığını belirtmişse de, rapora karşı itiraz dilekçesinde bu konuda itirazı olmadığı anlaşılmıştır. Davalı vekili hesap raporuna bu yönden itiraz etmediğine göre, hesap raporundaki belirlemeler davacı yönünden usuli kazanılmış hak oluşturmuştur. Bu nedenle bu husustaki istinaf itirazının reddi gerektiği kanısına varılmıştır. 
  • Bundan başka davalı şirket öncesinde TMSF'ye devredilmiş ise de, daha sonra KHK gereğince TMSF tarafından yeni yönetim oluşturulduğu, şirketin tüzel kişiliğini koruduğu, bu nedenle alacak ve borçlarından sorumluluğunun devam ettiği anlaşıldığından, bu yöne ilişen istinaf itirazı yerinde görülmemiştir.
 
İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ :KAYSERİ 2. İŞ MAHKEMESİ

TARİHİ :10/10/2019

NUMARASI :2018/112 Esas - 2019/882 Karar

DAVANIN KONUSU :İşçi İle İşveren İlişkisinden Kaynaklanan Alacak

Yukarıda bilgileri yazılı bulunan kararın istinaf yolu ile incelenmesini davalı vekilinin yasal süre içerisinde istemesi üzerine, Hakim Fehmi Kurnaz tarafından düzenlenen rapor ile dosyadaki tutanaklar ve belgeler okunduktan sonra gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, davacının davalı iş yerinde 01/11/1992 - 17/04/2017 tarihleri arasında kesintisiz olarak çalıştığını, davacıya kıdem tazminatı adı altında bir miktar ödeme yapılarak iş akdinin sonlandırıldığını belirterek 50,00 TL (ıslahı ile 13.961,67 TL) kıdem tazminatı, 50,00 TL (ıslahı ile 8.274,75 TL) yıllık ücretli izin alacağının fesih tarihinden itibaren mevduata uygulanacak en yüksek faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, davacının 17/04/2017 tarihinde kendi isteği ile emekli olarak işten ayrıldığını, davacıya kıdem tazminatı ödemesinin yapıldığını, davacının işten ayrılırken ibraneme imzaladığını ve bütün işçilik alacaklarının banka hesabına yattığını kabul ettiğini bu nedenlerle davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme,"davacı tanık beyanlarının davacı iddialarını doğrular nitelikte olduğu, davacının iş akdinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde sonlandığı ve bilirkişi raporu ile davacının kıdem tazminatının tespit edilen ücrete göre eksik yatırıldığı tespiti değerlendirilerek davacının kıdem tazminatına hak kazanacağı, sunulan izin belgelerinden davacının 2002-2015 döneminde toplam 288 gün izin kullandığı, 1997-2001 döneminde toplam 84 gün izin kullandığı, çıkış bordrosunda 8 günlük izin ücreti ödendiği, 2007 yılında itibaren 22 gün izin kullandırıldığı, bu yıla kadarki izinler yasadaki sürelere göre, sonrasında ise TİS'e göre hesaplama yapıldığı, ticaret sicil müdürlüğü kayıtları ve benzer dosya kapsamlarından davacının çalıştığı şirket ortaklarının aynı olup, aynı holding bünyesinde faaliyet gösterdikleri dikkate alınarak organik bağ ve devir kabulü ile davacının toplam hizmet süresine göre 110 günlük yıllık izin alacağına hak kazanacağı" gerekçesi ile;

Davanın kabulüne,

1-Hesaplanan brüt 13.961,67 TL kıdem tazminatının akdin fesih tarihi olan 17/04/2017 tarihinden itibaren bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,

2- Hesaplanan brüt 8.274,75 TL yıllık ücretli izin alacağının 50,00 TL sinin dava tarihi olan 19/03/2018, kalan kısmının ıslah tarihi olan 09/09/2019 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine" karar vermiştir.

Davalı vekili, davacının el yazılı ibraname verdiğini, alacağının tamamını aldığını, davalı şirket ile İstikbal AŞ'nin farklı firmalar olduğunu, bu ikisi arasında organik bağ tespit edilmediğini, bu hususta yeterli araştırma yapılmadığını, tüm yıllık izinlerini kullandığını, bu hususu ibranamede belirttiğini, yıllık izin ücreti bakımından sendikaya üyelik tarihlerinin sorulmadığını, ayrıca dava dilekçesinde girdi-çıktı işlemine bağlı olarak yıllık izinlerin eksik kullandırıldığını iddia ettiği, bu nedenle talebin girdi-çıktı işleminden sonrasına ilişkin olmasına rağmen önceki dönem için de hesaplama yapılmasının hatalı olduğunu, davalı şirketin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredildiği dikkate alındığında, KHK ile belirlenen usullere aykırı olarak dava açıldığını belirterek mahkeme kararındaki aleyhe hususların bozulmasını talep etmiştir.

İstinaf başvuru sebepleri ve kamu düzeni kapsamında Daire önüne gelen uyuşmazlıklar dikkate alınarak yapılan inceleme ve değerlendirme sonunda; davacının 01.11.1992-21.07.2001 ve 27.07.2001-17.04.2017 tarihleri arasındaki fasılalı çalışmalarının birleştirilmesinin ve bir bütün olarak kabul edilmesinin mümkün olup olmadığı, buna bağlı olarak fark kıdem tazminatı ve yıllık izin isteminde bulunulup bulunulamayacağı, ibranamelere değer verilip verilemeyeceği ve TMSF'ye devredilen davalı şirkete karşı dava açılıp açılamayacağı noktalarında toplanmaktadır.

Öncelikle belirtilmelidir ki, dava, açıldığı tarih itibariyle zorunlu (dava şartı) arabuluculuğa tabi olup, arabuluculuk son tutanağının aslı dosya içinde bulunmaktadır.

1-) İşin esasına gelince; davanın yasal dayanağı 4857 sayılı İş Kanunu'nun 120'nci maddesi ile yürürlükte bırakılan mülga 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14'üncü maddesi ile 4857 sayılı Kanun'un 53 ve devamı maddeleri ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun ibranameye ilişkin 420'nci maddesidir.

Mülga 1475 sayılı İş Kanunu'nun 4857 sayılı İş Kanunu'nun 120'nci maddesi ile yürürlükte bırakılan 14'üncü maddesinin ikinci fıkrası, işçinin aynı işverene bağlı olarak bir ya da değişik iş yerlerinde çalıştığı sürelerin kıdem hesabı yönünden birleştirileceğini hükme bağlamıştır. O hâlde kıdem tazminatına hak kazanmaya dair bir yıllık sürenin hesabında, işçinin daha önceki fasılalı çalışmaları dikkate alınır. Bununla birlikte, her bir fesih şeklinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde gerçekleşmesi, hizmet birleştirmesi için şarttır. İşçinin önceki çalışmaları sebebiyle kıdem tazminatı ödenmişse, aynı dönem için iki defa kıdem tazminatı ödenemeyeceğinden, tasfiye edilen dönemin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması mümkün olmaz. Yine, istifa etmek suretiyle işyerinden ayrılan işçi kıdem tazminatına hak kazanmayacağından, istifa yoluyla sona eren önceki dönem çalışmaları kıdem tazminatı hesabında dikkate alınmaz. Ancak aynı işverene ait aynı ya da değişik iş yerlerinde çalışılan süre için kıdem tazminatı ödenmemişse, bu süre aynı işverende geçen sonraki hizmet süresine eklenerek son ücret üzerinden kıdem tazminatı hesaplanmalıdır. Zamanaşımı definin ileri sürülmesi hâlinde, önceki çalışma sonrasında ara verilen dönem on yılı aşmışsa önceki hizmet bakımından kıdem tazminatı hesaplanması mümkün olmaz. Bununla birlikte 25 Ekim 2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile 4857 sayılı İş Kanunu’na eklenen madde ile kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık ücretli izin alacağı yönünden zamanaşımı beş yıla düşürülmüştür. Geçiş hükmüne göre önceki on yıl korunmakla birlikte, beş yıldan fazla kalmış ise kalan süre beş yıl ile sınırlandırılmıştır. Bu nedenle 25.10.2017 tarihinden sonra fasılalı çalışmalar için yeni hükümler çerçevesinde değerlendirme yapılması gerekecektir.

İşverenin işçiye daha az kıdem tazminatı ödemek amacıyla hareket ettiği hâllerde- işçinin önce işten çıkarılması, kısa bir süre sonra tekrar işe girişinin yapılarak eskisi gibi çalıştırmaya devam edilmesi örneğinde olduğu gibi- (ki bu durum çıktı-girdi şeklinde ifade edilmektedir) dürüstlük kuralına dayanılarak önceki süre de hesaba katılmaktadır. İşçiye ileride daha az kıdem tazminatı ödenmesi amacıyla yapılan bu çıktı-girdiler yargılama aşamasında dikkate alınmaksızın tek bir kıdem süresi ve bu süreye uygun kıdem tazminatı hesap edilerek geçmişte ödenen kıdem tazminatları düşülmektedir. (Benzer yöndeki görüş için: Kar, B.: Fasılalı Çalışmalarda İş Sözleşmesinin Tasfiyesi, Yargıtay Kararları Işığında İnşaat Sektöründe İş Hukuku Uygulamaları Semineri, İntes Yayınları, Ankara 28.9.2019, sayı 19/2019-1, s. 15 dv).

Yine işçinin iş sözleşmesi feshedilmediği hâlde çeşitli nedenlerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemeler avans niteliğinde sayılmalıdır. İşçinin iş sözleşmesinin feshinde kıdem tazminatına hak kazanılması durumunda, iş yeri ya da iş yerlerinde geçen tüm hizmet sürelerine göre kıdem tazminatı hesaplanmalı, daha önce avans olarak ödenen miktar yasal faiziyle birlikte mahsup edilmelidir. (Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 2008/18826 E.-2008/14859 K sayılı kararı).

İş sözleşmesinin devamı sırasında kıdem tazminatı ödenmiş ise, bu ödeme ile ödeme tarihinden fesih tarihine kadar hesaplanacak olan yasal faiz miktarı iş akdinin sona erdiği tarihteki ücret üzerinden hesaplanan kıdem tazminatından mahsup edilir. Ancak kıdem tazminatı ile beraber ihbar tazminatı da ödenmiş ise, iş akdi ertesi gün devam etmiş olsa bile bu yeni bir iş akdi niteliğinde olup önceki dönemin tazminatlar açısından tasfiye olduğu kabul edilir.

Yıllık izin ücreti, feshe bağlı olmakla birlikte, feshin haklı veya haksızlığına bağlı değildir. Dolayısı ile fasılalı çalışmalarda dönemler sonunda feshin haklı veya haksızlığına bakılmayacaktır. Açıklamak gerekirse, aynı işveren yanındaki aralıklı çalışmaların yıllık izin hakkı bakımından birleştirilmesinde, işçinin önceki iş sözleşmesinin sona erme nedeninin de herhangi bir önemi bulunmamaktadır. İş sözleşmesi işçi ya da işveren tarafından ne sebeple feshedilmiş olursa olsun toplam hizmet süresi esas alınmalıdır. İşçinin haklı bir neden olmaksızın veya işverenin haklı nedenle iş sözleşmesini feshetmiş olması bir engel oluşturmaz. Fasılalı çalışmalar yıllık ücretli izin yönünden 4857 sayılı İş Kanunu 54'üncü maddesi uyarınca birleştirilecektir. Aralıklı olarak kaç dönem çalışılmış olursa olsun, iş sözleşmelerinin sona erme nedeninin de bir önemi olmaksızın, yıllık izne esas süre toplam hizmet süresine göre tespit edilecektir. Bu birleştirme, fasıla sonunda yıllık ücretli izin ödenmemiş ise yıllık ücretli izin yönünden olduğu gibi, izin süresinin hesaplanmasında da dikkate alınacaktır. (Kar, a.g.e., s.19)

İbraname bakımından; Türk Hukukunda ibra sözleşmesi 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda (6098 sayılı Kanun/TBK) düzenlenmiş olup, kabul edilen Kanun'un 132'inci maddesinde “Borcu doğuran işlem kanunen veya taraflarca belli bir şekle bağlı tutulmuş olsa bile borç, tarafların şekle bağlı olmaksızın yapacakları ibra sözleşmesiyle tamamen veya kısmen ortadan kaldırılabilir” şeklinde kurala yer verilmiştir.

İş ilişkisinde borcun ibra yoluyla sona ermesi ise 6098 sayılı 420'nci maddesinde öngörülmüştür. Sözü edilen hükme göre, işçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması gerekir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 420'nci maddesinde, iş sözleşmesinin sona ermesinden itibaren bir ay içinde yapılan ibra sözleşmelerine geçerlilik tanınmayacağı bildirilmiştir. Aynı maddede, alacağın bir kısmının ödenmesi şartına bağlı ibra sözleşmelerinin (ivazlı ibra), ancak ödemenin banka kanalıyla yapılmış olması halinde geçerli olacağı öngörülmüştür. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 19'uncu maddesinde, feshe itiraz bakımından bir aylık hak düşürücü süre öngörülmüş olmakla, feshi izleyen bir ay içinde işçinin işe iade davası açma hakkı bulunmaktadır. Bu noktada feshi izleyen bir aylık süre, işçinin eski işine dönüp dönmeyeceğinin tespiti bakımından önemlidir. O hâlde feshi izleyen bir aylık sürede işverenin olası baskılarını azaltmak, iş güvencesinin sağlanması için de gereklidir. Geçerli ve haklı neden iddialarına dayanan fesihlerde dahi ibraname düzenlenmesi için feshi izleyen bir aylık sürenin beklenmesi gerekir. Bir aylık bekleme süresi kısmi ibra açısından işçinin bir kısım işçilik alacaklarının ödenmesinin bir ay süreyle gecikmesi anlamına gelse de temelde işçi yararına bir durumdur. Hemen belirtelim ki bir aylık bekleme süresi ibra sözleşmelerinin düzenlenme zamanı ile ilgili olup ifayı ilgilendiren bir durum değildir. Başka bir anlatımla işçinin fesih ile muaccel hale gelen kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve izin ücreti gibi haklarının ödeme tarihi bir ay süreyle ertelenmiş değildir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun değinilen maddesinde, işverence yapılacak olan ödemelerin banka yoluyla yapılması zorunluluğunun getirilmesi, ibranamenin geçerliliği noktasında sonuca etkilidir. Ancak banka dışı yollarla yapılan ödemelerde de borç ibra yerine tamamen veya kısmen ifa yoluyla sona ermiş olur.

Sözü edilen yasal düzenleme, sadece işçinin alacaklı olduğu durumlar için işçi yararına kısıtlamalar öngörmektedir. İşverenin cezai şart ve eğitim gideri talep ettiği yine işçinin vermiş olduğu zararın tazminine dair uygulamalarda ve hatta sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde işçinin işverene borçlu olduğu durumlarda, taraflar, herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın işçinin borçlarını ibra yoluyla sona erdirebilirler.

Değinilen maddenin ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri, destekten yoksun kalanlar ile işçinin diğer yakınlarının isteyebilecekleri tazminat ve alacaklar dâhil, hizmet sözleşmesinden doğan bütün haklar yönünden uygulanır.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden sonra düzenlenen ibra sözleşmeleri için yasal koşulların varlığı aranmalıdır.

Ancak 6098 sayılı Borçlar Kanununun yürürlükte olmadığı dönemde imzalanan ibranamenin geçerliliği, Yargıtay içtihatları çerçevesinde değerlendirilmelidir. İbranamenin feshi izleyen bir aylık süre içinde düzenlenmesi ve ödemelerin banka kanalıyla yapılmamış oluşu 01.07.2012 tarihinden önce düzenlenen ibra sözleşmeleri için geçersizlik sonucu doğurmaz.

İşçi ve işveren arasında işverenin borçlarının sona erdirilmesine yönelik olarak Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlülüğü öncesinde yapılan ibra sözleşmeleri yönünden geçersizlik sorunu aşağıdaki ilkeler dahilinde değerlendirilmelidir:

a)-Kökleşmiş Yargıtay içtihatları çerçevesinde, iş ilişkisi devam ederken düzenlenen ibra sözleşmeleri geçersizdir. İşçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak veya bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmesi mümkündür (Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 15.10.2010 tarihli ve 2008/41165 E.- 2010/29240 K. sayılı kararı).

b)-İbranamenin tarih içermemesi ve içeriğinden de fesih tarihinden sonra düzenlendiğinin açıkça anlaşılamaması durumunda ibranameye değer verilemez (Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 05.11.2010 tarihli ve 2008/37441 E.- 2010/31943 K. sayılı kararı).

c)-İbranamenin geçerli olup olmadığı 01.07.2012 tarihine kadar yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun irade fesadını düzenleyen 23-31'inci maddeleri yönünden de değerlendirilmelidir. İbra sözleşmesi yapılırken taraflardan birinin esaslı hataya düşmesi, diğer tarafın veya üçüncü şahsın hile ya da korkutmasıyla karşılaşması halinde, ibra iradesinden söz edilemez.

Öte yandan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 21'inci maddesinde sözü edilen aşırı yararlanma (gabin) ölçütünün de ibra sözleşmelerinin geçerliliği noktasında değerlendirilmesi gerekir.

İbranamedeki irade fesadı hallerinin, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 31'inci maddesinde öngörülen bir yıllık hak düşürücü süre içinde ileri sürülmesi gerekir (Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 26.10.2010 tarihli ve 2009/27121 E.- 2010/30468 K. sayılı kararı). Ancak, işe girerken alınan matbu nitelikteki ibranameler bakımından iş ilişkisinin devam ettiği süre içinde bir yıllık süre işlemez.

d)-İbra sözleşmesi, varlığı tartışmasız olan bir borcun sona erdirilmesine dair bir yol olmakla, varlığı şüpheli ya da tartışmalı olan borçların ibra yoluyla sona ermesi mümkün değildir. Bu nedenle, işçinin hak kazanmadığı ileri sürülen bir borcun ibraya konu olması düşünülemez. Savunma ve işverenin diğer kayıtları ile çelişen ibra sözleşmelerinin geçersiz olduğu kabul edilmelidir (Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 04.11.2010 tarihli ve 2008/37372 E.- 2010/31566 K. sayılı kararı).

e)-Miktar içeren ibra sözleşmelerinde ise, alacağın tamamen ödenmiş olması durumunda borç ifa yoluyla sona ermiş olur. Buna karşın kısmi ödeme hâllerinde, Yargıtay'ın kökleşmiş içtihatlarında ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir (Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 21.10.2010 tarihli ve 2008/40992 E.- 2010/39123 K. sayılı kararı ). Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz (Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24.06.2010 tarihli ve 2008/33748 E.- 2010/20389 K. sayılı kararı).

f)-Miktar içermeyen ibra sözleşmelerinde ise, geçerlilik sorunu titizlikle ele alınmalıdır. İrade fesadı denetimi yapılmalı ve somut olayın özelliklerine göre ibranamenin geçerliliği konusunda çözümler aranmalıdır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 27.06.2008 tarihli ve 2007/23861 E.- 2008/17735 K. sayılı kararı). Fesihten sonra düzenlenen ve alacak kalemlerinin tek tek sayıldığı ibranamede, irade fesadı hâlleri ileri sürülüp kanıtlanmadığı sürece ibra iradesi geçerli sayılmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.10.2009 tarihli ve 2009/396 E.-2009/441 K. sayılı kararı).

g)-Yine, işçinin ibranamede yasal haklarını saklı tuttuğuna dair ihtirazi kayda yer vermesi ibra iradesinin bulunmadığını gösterir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 4.11.2010 tarihli ve 2008/40032 E.- 2010/31666 K. sayılı kararı).

h)-İbranamede yer almayan işçilik alacakları bakımından, borcun sona erdiği söylenemez. İbranamede yer alan işçilik alacaklarının bir kısmı yönünden savunma ile çelişkinin varlığı ibranameyi bütünüyle geçersiz kılmaz. Savunma ile çelişmeyen kısımlar yönünden ibra iradesine değer verilmelidir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24.06.2010 tarihli ve 2008/33597 E.- 2010/20380 K. sayılı kararı). Başka bir anlatımla, bu gibi durumlarda ibranamenin bölünebilir etkisinden söz edilebilir. Bir ibraname bazı alacaklar bakımından makbuz hükmünde sayılırken, bazı işçilik hak ve alacakları bakımından ise çelişki sebebiyle geçersizlikten söz edilebilir. Aynı ibranamede çelişki bulunmayan ve miktar içermeyen kalemler bakımından ise borç ibra yoluyla sona ermiş sayılabilir.

Somut olaya gelince; dosya içindeki hizmet cetveli ve diğer belgelerin tetkikinden; davacının 01.11.1992-21.07.2001 tarihleri arasında dava dışı İstikbal Mobilya A.Ş.'ye ait işyerinde; 27.07.2001-17.04.2017 tarihleri arasında davalı şirket işyerinde çalıştığı, tarihsiz "İbranamedir" başlıklı belge ile 01.11.1992-21.07.2001 tarihleri arasındaki ilk döneme ilişkin işverenini ibra ettiği ve kendisine 1.561,07TL kıdem tazminatı ödendiği; davalı nezdinde geçen 27.07.2001-17.04.2017 tarihleri arasındaki ikinci dönem iş sözleşmesinin emeklilik nedeni ile sona erdiği, davacıya 55.987,42TL brüt (55.562,48TL net) kıdem tazminatı ödendiği, davacının imzasını taşıyan 18.05.2017 tarihli ibraname ile davacının bu dönem için işverenini ibra ettiğinin yazılı olduğu görülmüştür.

Davacının ilk dönem çalışması davalı şirket ile organik bağ içinde bulunan dava dışı İstikbal A.Ş.'ye ait işyerinde geçmiş olup (Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin 10.10.2019 tarihli ve 2019/3442 E.- 2019/2198 K. sayılı kararındaki tespitlere göre, bu şirket ile davalı şirket arasında organik bağ bulunmaktadır) bu işyerinden çıkışı yapıldıktan 7 gün sonra davalı şirket işyerinde çalışmaya başladığı dikkate alındığında, davacının esasında çalışmasının kesintiye uğramadığı, tarihsiz ibranamenin geçerli olmadığı, bu durumda ilk dönem çalışmasının tasfiye edildiğinden söz edilemeyeceği; ilk dönem çalışması sırasında kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemenin ödeme tarihinden gerçek fesih tarihine kadar işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm hizmet süresine göre son ücret üzerinden hesaplanan kıdem tazminatından mahsubu gerektiği, hükme esas alınan bilirkişi raporunun bu esasa göre hazırlandığı, keza ikinci dönem için ödenen kıdem tazminatının da mahsup edildiği, ibranamenin ise ilk dönemi kapsamadığı, bu nedenle borcun ibra ile sona erdiğinden söz edilemeyeceği sonucuna varılmıştır.

Yıllık izin alacağı bakımından; davacının toplam hizmet süresine göre hak kazandığı yıllık izin süresinden kullandıklarının mahsubu ile bakiye kullanmadığı 110 gün için yıllık izin ücreti hesaplanmış, bu miktar mahkemece hüküm altına alınmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere ibranamelerin ibra değeri bulunmadığından davacının hizmet süresinin bir bütün olarak kabul edilmesi nedeni ile kullanmadığı yıllık izinlerinin ücretini isteme hakkına sahiptir.

Diğer yandan, HMK'nın 281'inci maddesine göre taraflar bilirkişi raporunun kendilerine tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde eksik gördükleri hususların bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. İki haftalık süre hak düşürücü süredir. Taraf, iki hafta içinde bilirkişi raporuna tamamen veya kısmen itiraz etmezse, rapor, itiraz etmediği kısımlar bakımından onun hakkında kesinleşir. Bilirkişi raporunda itiraz edilmeyen husus diğer taraf bakımından usuli kazanılmış hak oluşturur. (Yılmaz, E.: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Yetkin Yayınları, 2'inci Baskı, s. 1279 vd.) Yargıtay da, yargılama sırasında yanlardan birinin bilirkişi raporuna itiraz etmemesi hâlinde itiraz eden lehine usuli kazanılmış hak oluşacağını, taraflardan birinin bilirkişi raporuna itiraz etmemesi, diğer tarafın itirazı üzerine ya da mahkemece kendiliğinden yeni bir bilirkişi raporu alınması ve sonuncu raporun önceki rapora itiraz edenin daha da aleyhine olması halinde, önceki raporun, itirazda bulunmayan yönünden kesinleşeceğinden, itiraz eden taraf lehine oluşan usuli kazanılmış hak gereği mahkemece itiraz edenin lehine olan bilirkişi raporuna göre karar verileceğini benimsemektedir.( Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 28.02.2017 tarihli ve 2014/17879 E.-2017/2082 K .)

Bu çerçevede somut olaya bakıldığında; davalı vekili istinaf dilekçesinde, raporda yıllık izinlerin TİS'ne göre hesaplandığını, ancak davacının sendikaya üyelik tarihinin sorulmadığını belirtmişse de, rapora karşı itiraz dilekçesinde bu konuda itirazı olmadığı anlaşılmıştır. Davalı vekili hesap raporuna bu yönden itiraz etmediğine göre, hesap raporundaki belirlemeler davacı yönünden usuli kazanılmış hak oluşturmuştur. Bu nedenle bu husustaki istinaf itirazının reddi gerektiği kanısına varılmıştır. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin 10.10.2019 tarihli ve 2019/3442 E.- 2019/2198 K., 2019/3441 E.- 2019/2197 K. sayılı kararları da aynı yöndedir.

Davalı vekili, çıktı-girdi işleminden önceki döneme ait yıllık izin ücretinin hüküm altına alınmasının iddianın genişletilmesi mahiyetinde olduğunu, buna muvafakat etmediklerini ileri sürmüş ise de, davacı vekilinin dava dilekçesindeki açıklamaları hizmet süresinin ilk baştan beri kesintisiz ve tek olduğuna ilişkin olduğundan, bu iddia, tüm dönemin bir bütün kabul edilmesini gerektirdiği gibi, davacı talebini belli tarih öncesine veya sonrasına hasretmemiştir. Bu nedenle iddianın genişletilmesinin söz konusu olmadığı sonucuna varılmıştır. Davalı şirket vekilinin bazı dosyalara emsal olarak sunduğu Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin 9. Hukuk Dairesinin 31.12.2019 tarihli ve 2019/375 Esas 2019/3632 K. sayılı kararında "... Ancak davacı yıllık izin talebinde bulunurken önceki kıdemi dikkate alınmadan kıdemi sıfırlanarak 04.02.2002 sonrası yıllık izinlerinin eksik kullandırıldığını ileri sürmüştür...." ifadesi ile eldeki dava dilekçesindeki açıklamaların aynı olmadığı, bu nedenle sözü edilen kararın eldeki dava bakımından emsal teşkil etmeyeceği sonucuna varılmıştır.

2-) Bundan başka davalı şirket öncesinde TMSF'ye devredilmiş ise de, daha sonra Kanun Hükmünde Kararname gereğince TMSF tarafından yeni yönetim oluşturulduğu, şirketin tüzel kişiliğini koruduğu, bu nedenle alacak ve borçlarından sorumluluğunun devam ettiği anlaşıldığından, bu yöne ilişen istinaf itirazı yerinde görülmemiştir.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, HMK'nın 355'inci maddesinde; “İnceleme, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır. Ancak, bölge adliye mahkemesi kamu düzenine aykırılık gördüğü takdirde bunu resen gözetir.”; 353'üncü maddesinin (b) bendinin (1) numaralı alt bendinde,... 1) İncelenen mahkeme kararının usul veya esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığı takdirde başvurunun esastan reddine, ...duruşma yapılmadan karar verilir." düzenlemesi bulunmaktadır.

Şu hâlde sonuç olarak tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, ilk derece mahkemesi hâkiminin objektif, dosyadaki verilerle çelişmeyen tespitleri ile karar gerekçesine ve uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, HMK'nın 355'inci maddesi uyarınca istinaf sebepleriyle sınırlı olarak ve resen kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucu; ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden istinafa konu olmayan yönler dışında yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla davalı vekilinin yerinde görülmeyen istinaf başvurularının HMK'nın 353/1-b.1'inci maddesi gereğince esastan reddine dair aşağıdaki gibi karar verilmiştir.

Ayrıca belirtilmedir ki, miktar veya değeri temyiz kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar HMK’nın 362/1-a-2'nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Kesinlik sınırı kamu düzeni ile ilgili olup, 6763 sayılı Kanun ile ek HMK’nın Ek 1'inci maddesine göre; 362'nci maddedeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. 362'nci maddedeki parasal sınırların uygulanmasında hükmün verildiği tarihteki miktar esas alınır.

23 Aralık 2019 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği (Sıra No:512) ile 2019 yılı için yeniden değerleme oranı %22,58 olarak tespit ve ilan edilmiştir. Buna göre bölge adliye mahkemelerince 01.01.2020 tarihinden itibaren verilen kararların kesinlik sınırı 72.070,00 TL’dir. Bu kapsamda Dairemiz kararının, miktar itibarı ile kesin olduğu belirlenmiştir.

HÜKÜM :Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı;

1-) Davalı vekilinin Kayseri 2. İş Mahkemesinin 10/10/2019 tarihli ve 2018/112 Esas 2019/882 Karar sayılı kararına yönelik istinaf başvurusunun, HMK'nın 353/1-b maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ESASTAN REDDİNE,

2-) Alınması gereken nispi 1.518,97 TL istinaf karar harcından peşin alınan 379,74 TL'nin mahsubu ile bakiye 1.139,23 TL'nin davalıdan alınarak Hazineye GELİR KAYDINA,

3-) Davalının yaptığı istinaf yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, artan istinaf gider avansının HMK'nin 333/1. maddesi uyarınca davalıya iadesine,

4-) HMK'nin 359/3. maddesi gereğince kararın tebliği, 302/5. maddesi gereği harç tahsil müzekkeresi yazılması işlemlerinin ilk derece mahkemesi tarafından yapılmasına,

Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nin 362/1-a maddesi uyarınca miktar itibariyle KESİN olmak üzere 11/02/2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

kaynak: (www.corpus.com.tr)