Ziynet Eşyanın Kadında Olacağı Karinesi - Aksinin Kanıtlanması Usulü


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2017/1520
2019/1418
2019-12-19





Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Yalvaç Asliye Hukuk Mahkemesince (aile mahkemesi sıfatıyla) davanın reddine dair verilen 04.06.2013 tarihli ve 2012/87 E., 2013/299 K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine,Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13.01.2014 tarihli ve 2013/15724 E., 2014/74 K. sayılı kararı ile:

“…Davacı dava dilekçesinde, düğünde takılan altınların davalı tarafından bir tartışmadan sonra alındığı ve dükkânın kasasında saklandığı sonrasında ise sattığı, boşanma davasının derdest olduğu 2 metre zincir, 18 ayar 80 gr=8.000,00 TL, 5 adet bilezik 22 ayar 25 gr= 12.500,00 TL, altın kolye çerçeve ve zincir=800 TL, büyük altın=650 TL, 1 adet saat=100 TL, 1adet yüzük=250 TL, 1 adet gül küpe=250 TL şeklinde olan ziynet eşyalarının aynen veya bedeli olan 22.550 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, tarafından 30 sene kadar önce evlendiklerinde düğün hediyesi olarak takılan ziynet eşyalarının davacı eşi tarafından muhafaza edildiğinden dolayı haksız, yersiz ve dayanaksız davanın reddine karar verilmesi savunulmuştur.

Mahkemece, Yargıtay'ın Yerleşik İçtihatlarına göre olağan olanın ziynet eşyasının kadının üzerinde olması ya da evde saklanması olduğu, bu durumun aksini iddia edenin iddiasını ispatlaması gerektiği, davacı tanığı..., bahse konu altınları ilkokula gittiği sıralarda davalı babasına ait işyerindeki kasada gördüğünü beyan etmiş ise de, bu tanığın beyanlarına bu hususa ilişkin birbiri ile çelişmeyen ve oluşa uygun görülen davalı tanıkları..., ...ve ...'ın beyanları karşısında itibar edilmeyerek, davacı tarafından ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Türk Medeni Kanunu’nun 6.maddesi hükmü uyarınca kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir.

Somut olayda, davacının altınlarının bir kavga sonrası davalı koca tarafından alındığı ve sonrasında satıldığı tarafların müşterek çocukları tarafından beyan edilmiştir. Davalı tanıkları ise davalının kasasında altınları görmediklerini beyan etmişler; altınların davalı tarafından satılmış bulunması sebebiyle kasada bulunmayacağı, yine, kasada altın bulunduğu takdirde kasanın herkesin görebileceği şekilde açık bırakılmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu bu durumda müşterek çocuk beyanına itibar edilmesi gerektiği gözetilmeksizin yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozulmuş, bu karara karşı davalı vekilince karar düzeltme yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12.06.2014 tarihli ve 2014/8972 E., 2014/9564 K.sayılı kararı ile:

“...Davada, davacıya düğünde takılan altınların, davalı tarafından bir tartışmadan sonra alındığı ve dükkanının kasasında saklandığı, sonrasında ise sattığı, boşanma davasının derdest olduğu belirtilerek, ziynet eşyalarının aynen veya bedeli olan 22.550 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsili talep edilmiştir.

Davalı, 30 sene önce evlendiklerinde düğün hediyesi olarak takılan ziynet eşyalarının davacı tarafından muhafaza edildiğinden dolayı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davacı tarafından ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyizi üzerine Dairemizin 13.01.2014 tarih ve 2013/15724 E.- 2014/74 K.sayılı ilamı ile bozulmuştur.

Davalı vekili süresinde verdiği dilekçe ile Dairemizin kararının düzeltilmesini talep etmiştir.

Yargılama esnasında tanık olarak dinlenen tarafların müşterek çocukları...'in beyanı, altınların babası tarafından alınarak işyerine götürülüp ordaki kasaya konulduğuna, altınları kasada gördüğüne ilişkin olup, "altınların babası tarafından satıldığına" dair beyanı yoktur. Ayrıca davacının tanık olarak dinlenen kardeşi ... ise kardeşinin kendisine "altınları davalının sattığını ancak parasını vermediğini" söylediğini beyan etmiştir.

Ne var ki; bozma ilamında sehven tanık...'in; "altınların babası tarafından satıldığına" dair beyanına yer verilmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin bu yönlere ilişkin karar düzeltme talebinin kabulü ile; Dairemizin 13.01.2014 tarih ve 2013/15724 E.- 2014/74 K.sayılı bozma ilamının ikinci sayfasında yer alan "ve sonrasında satıldığı" ifadesinin çıkartılmasına, yine ikinci sayfadaki "altınların davalı tarafından satılmış bulunması sebebiyle" ifadesinin çıkartılarak yerine "davacı tanığı ...'nun beyanında belirtildiği gibi altınların davalı tarafından satılmış bulunmasına göre" ifadesinin yazılması suretiyle gerekçenin düzeltilmesine...”

gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, ziynet eşyalarından kaynaklanan alacak istemine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkiline düğünde takılan altınların davalı tarafından bir tartışma sonrasında alındığını ve dükkân kasasında saklandığını, sonrasında ise davalının bu ziynet eşyalarını satarak ailesinin iaşesi dışında kullandığını ileri sürerek, ziynet eşyalarının bedeli olan 22.550TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, dava tarihi itibariyle evlilikleri devam ettiğinden evlilik birliği içerisinde açılan ziynet eşyası davasının dinlenemeyeceğini, 30 sene kadar önce evlendiklerinde düğün hediyesi olarak takılan ziynet eşyalarının davacı eşi tarafından muhafaza edildiğinden ziynet eşyasının kendisinde bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması olup, bu durumun aksini iddia edenin iddiasını ispatlaması gerektiği, davacı tanığı... bahse konu altınları ilkokula gittiği sıralarda davalıya ait işyerindeki kasada gördüğünü beyan etmiş ise de adı geçen tanığın beyanlarına, bu hususa ilişkin birbiri ile çelişmeyen ve oluşa uygun görülen davalı tanıkları..., ...ve ...'ın beyanları karşısında itibar edilmediği gerekçesiyle ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuş; bozma kararına karşı davalı vekilince karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine Özel Dairece ilk bozma kararının gerekçesinde düzeltme yapılmak suretiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkemece, ilk karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6. maddesine göre ispat yükünün davacı tarafa ait olduğu eldeki davada, davanın ispat edilip edilemediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümünde ispat ve ispat yükü kavramlarının kısaca açıklanması yerinde olacaktır.

Hemen belirtmek gerekir ki, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 187/1. maddesi;

“İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir.”

şeklinde düzenlenmiştir.

Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir.

Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise 6100 sayılı HMK’nın “İspat Yükü” başlıklı 190. maddesinde yer almakta olup;

“İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.

Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.”

şeklinde hüküm altına alınmıştır.

Bu hüküm, 4721 sayılı TMK’nın “İspat Yükü” başlıklı 6. maddesinde yer alan: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” ifadesine paralel olarak düzenlenmiştir.

Nitekim aynı hususlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.04.2018 tarihli ve 2017/13-619 E., 2018/919 K. sayılı kararında belirtilmiştir.

6100 sayılı HMK’nın 203. maddesinde ise hangi hallerde tanık dinlenebileceği açıklanmıştır:

“a) Alt soy ve üst soy, kardeşler, esler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler.

b) İşin niteliğine ve tarafların durumlarına göre, senede bağlanmaması teamül olarak yerleşmiş bulunan hukuki işlemler.

c) Yangın, deniz kazası, deprem gibi senet alınmasında imkânsızlık veya olağanüstü güçlük bulunan hâllerde yapılan işlemler.

ç) Hukuki işlemlerde irade bozukluğu ile aşırı yararlanma iddiaları.

d) Hukuki işlemlere ve senetlere karsı üçüncü kişilerin muvazaa iddiaları.

e) Bir senedin sahibi elinde beklenmeyen bir olay veya zorlayıcı bir nedenle yahut usulüne göre teslim edilen bir memur elinde veya noterlikte herhangi bir şekilde kaybolduğu kanısını kuvvetlendirecek delil veya emarelerin bulunması hâli”.

Diğer taraftan Hukuk Genel Kurulunun 05.05.2004 tarihli ve 2004/4-249 E., 2004/247 K. sayılı kararında da benimsendiği üzere evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Hayat deneyimlerine göre olağan olan ziynet eşyasının kadın üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmiş bulunmasıdır. Ziynet eşyaları rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen ve görünebilen neviden kabul edilmiş olup, evden ayrılmayı tasarlayan kadının da bunları önceden götürmesi veya gizlemesi her zaman mümkündür.

Az yukarıda açıklandığı gibi, 4721 sayılı TMK’nın 6. maddesi uyarınca kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. İspat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Diğer bir ifade ile, ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir.

Açıklanan bu maddi hukuk kuralları, somut olay ortaya konularak değerlendirildiğinde; tarafların yaklaşık 30 yıldır evli oldukları eldeki davada, 4721 sayılı TMK’nın 6. ve 6100 sayılı HMK’nın 190. maddelerinde belirtilen ilkeler gereğince ziynet eşyasının davalı tarafça alındığını, iş yerindeki kasaya konularak iade edilmediğini ve evin iaşesi için de kullanılmadığını ispatlayacak kişinin davacı taraf olduğu kuşkusuzdur. Zira, davalı belirtilen ziynet eşyasını hiç almadığını, bu eşyaların davacı tarafta olduğunu savunmuştur. Davacı taraf tanık beyanlarına dayanmış, tanıklardan tarafların müşterek çocuğu..., ilkokula giderken davalının altınları davacıdan alarak iş yerindeki kasaya koyduğunu ve bu altınları kasada gördüğünü beyan etmiş; diğer davacı tanığı olan davacının kardeşi ... ise, davacının kendisine yaklaşık 4-4.5 yıl önce davalının altınları sattığını ancak parasını kendisine vermediğini söylediğini bildirmiştir. Dinlenen tanık beyanlarına dayanılarak davacının davasını ispat ettiğinden söz edilemeyeceği gibi hayatın olağan akışına göre de olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması suretiyle muhafaza edilmesidir.

Hâl böyle olunca, yerel mahkemece davanın davacı tarafça ispatlanamadığına ilişkin verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

Tüm bu nedenlerle mahkemece yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan gerekçelerledavacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı HMK’nın geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 19.12.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.