TMK 1007 Uyarınca Tapu Sicilinin Tutulmasından Devletin Sorumluluğu ve Tazminat Davası

22 Ocak 2026, 21:40 - 24

TMK 1007 Uyarınca Tapu Sicilinin Tutulmasından Devletin Sorumluluğu ve Tazminat Davası


Bu kararı Favorilerinize Eklemek veya Kopyalayabilmek için giriş yapın veya üye olun
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2023/1023
2025/552
2025-09-24





Özet:

Dava, tapu kaydının mahkeme kararıyla iptal edilerek Hazine adına tescil edilmesi üzerine, Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 1007. maddesi uyarınca tapu sicilinin hatalı tutulmasından kaynaklanan tazminat talebine ilişkindir. Davacı, tapu siciline güvenerek satın aldığı taşınmazın bir kısmının, "emval-i metruke" (terk edilmiş kamu malı) olduğu gerekçesiyle mülkiyetini kaybetmiş ve uğradığı gerçek zararın Devlet tarafından karşılanmasını talep etmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, kadastro işlemlerinin tapu sicilinin oluşumuyla bir bütün teşkil ettiğini ve bu süreçteki her türlü hatadan Devletin "kusursuz sorumluluk" ilkesi gereği sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Mahkeme gerekçesinde, taşınmazın kamu malı niteliğinde olması sebebiyle zilyetlikle kazanılamayacak yerlerden olsa dahi, hatalı kadastro tespiti ile özel mülkiyete konu edilmesinin ve bu kayda güvenen üçüncü kişilere satılmasının Devletin sorumluluğunu doğurduğunu belirtmiştir.

Sonuç olarak Kurul, tapu siciline güven ilkesinin mülkiyet hakkının (Anayasa m. 35) korunması için temel bir güvence olduğunu tespit etmiştir. Davacının mülkiyet hakkının hiçbir bedel ödenmeksizin elinden alınmasının hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağına ve illiyet bağını kesecek düzeyde ağır bir kusuru bulunmadığına kanaat getirilerek, yerel mahkemenin tazminat ödenmesi yönündeki direnme kararı yerinde bulunmuştur.

Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 1007. maddesine dayalı tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince taraf vekillerinin istinaf başvurularının ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA

Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili adına kayıtlı Sakarya ili Kocaali ilçesi ... Köyü 1 30...  parsel sayılı taşınmazın 4.535, 05... 'lik kısmının tapu kaydının, Kocaali Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/184 Esas, 2018/287 Karar sayılı kararı ile iptal edilerek Hazine adına tesciline karar verildiğini, anılan kararla müvekkilinin mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ve bedelinin ödenmediğini, bu durumun TMK’nın 1007. maddesine göre tazminatı gerektirdiğini ileri sürerek 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 107. maddesi uyarınca 500,00 TL tazminatın değerlendirme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş, talep artırım dilekçesi ile talebini 482.639,77 TL'ye yükseltmiştir.

II. CEVAP

Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun (3402 sayılı Kanun) 18/2. maddesine göre, Kanunları uyarınca Devlete kalan taşınmaz malların, tapuda kayıtlı olsun veya olmasın kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilemeyeceğini, Kocaali Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/184 Esas, 2018/287 Karar sayılı kararında da bu hususlar gözetilerek taşınmazın Hazine adına tescil edildiğini, tapuya tescili mümkün olmayan bir taşınmazın yolsuz olarak tescil edilmiş olmasının hukuki anlam ve değer taşımadığını, hak sahibi olmayan ve haksız işgalci durumunda bulunan kişilerin geçerli bir tapu kaydından kaynaklanan mülkiyet hakkı varmış ve bu haktan yoksun bırakılmış gibi tazminata hükmedilmesinin zenginleşmeye sebebiyet vereceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesinin 05.02.2020 tarihli ve 2018/352 Esas, 2020/46 Karar sayılı kararıyla; TMK’nın 1007. maddesi gereğince tapu sicilinin yanlış tutulması nedeniyle kişilerin uğradığı zarardan Devletin sorumlu olduğu, kadastro işlemlerinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği, dava konusu taşınmazın kadastro tespitinin gerçek kişi adına oluşturulmak suretiyle tapu sicilinin hatalı olarak tutulduğu, Kocaali Asliye Hukuk Mahkemesinin kararıyla taşınmazın 4.535, 05... ’lik kısmının tapu kaydının iptal edildiği, bu nedenle davacının gerçek zararının tazmininin gerektiği, ancak davacı lehine kullanım şerhi verilen muhdesat bedelinin de tazminattan düşülmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen  kabulü ile 500,00 TL tazminatın kararın kesinleşme tarihi olan 03.10.2018 tarihinden, 364.344,77 TL tazminatın ıslah tarihi olan 18.01.2020 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.

B. Gerekçe ve Sonuç

Bölge Adliye Mahkemesinin 16.12.2020 tarihli ve 2020/513 Esas, 2020/975 Karar sayılı kararıyla; mütegayyip kişiden Hazineye kalan ve 3402 sayılı Kanun’un 18/2. maddesi uyarınca hiçbir şekilde kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla kazanılamayacak kamu malı niteliğindeki taşınmazın Haziran 1938 tarihli eski tapu kaydı ile Hazine adına emvali metruke olarak tescilli olmasına rağmen, 2005 yılında yapılıp kesinleşen kadastro tespiti sırasında kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği sebebiyle ... adına tescil edildiği, yapılan satışlar sonucunda davacı ... tescil edilmiş ise de; Hazine'nin açmış olduğu tapu iptal ve tescil davası neticesinde tapu kaydının bedel ödenmeksizin iptal edildiği, tapulama işlemi ile tanınan mülkiyet hakkının "taşınmazın mütegayyip kişiden kalan taşınmaz olduğu ve hiçbir şekilde kazanılamayacağı" ileri sürülerek ortadan kaldırılması sebebiyle Devletin TMK’nın 1007. maddesi gereğince tazminat sorumluluğunun doğduğu, ancak mülkiyeti Hazineye geçen yerdeki muhdesat bedelinin tazminata eklenmesi gerektiği, bu sebeple yeniden keşif yapılarak bilirkişi kurulundan rapor alınması ve sonucuna karar verilmesi gerektiği için taraf vekillerinin istinaf başvurularının ayrı ayrı kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

V. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesinin 02.06.2021 tarihli ve 2021/4 Esas, 2021/233 Karar sayılı kararıyla; kaldırma kararı doğrultusunda mahallinde yeniden keşif yapılmış, alınan bilirkişi raporu ile belirlenen toplam zarardan TMK’nın 1007. maddesi uyarınca Devletin sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne ve 403.974,37 TL'nin 03.10.2018 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

VI. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.

B. Gerekçe ve Sonuç

Bölge Adliye Mahkemesinin 23.02.2022 tarihli ve 2021/1681 Esas, 2022/315 Karar sayılı kararıyla; İlk Derece Mahkemesi kararında esası etkileyen bir usul hatası bulunmadığı, vakıa tespitlerinin tam ve doğru olarak yapıldığı, maddi hukuk normlarının doğru olarak uygulandığı, delillerin değerlendirilmesinde usule aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle taraf vekillerinin istinaf başvurularının ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir.

VII. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ

A. Bozma Kararı

1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır.

2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ''... Dosyanın incelenmesinden, dava konusu Sakarya İli, Kocaali İlçesi, ... Köyü, 1 30...  parsel sayılı yüzölçümlü, tarla vasıflı taşınmazın 06.04.2005 tarihinde yapılan genel arazi kadastro çalışmaları sırasında zilyetlikten ... adına tespit ve tescil edildiği, 06.04.2006 tarihinde dava konusu taşınmazı dava dışı ...’nın satın aldığı, davacı ...’nun ise dava konusu taşınmaza 24.03.2010 tarihinde alım yolu ile malik olduğu, Hazine vekili tarafından dava konusu taşınmazların mütegayyip eşhastan metruken Hazine’ye intikal eden taşınmazlardan olduğu gerekçesiyle Kocaali Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/184 Esas, 2018/287 Karar sayılı dosyası ile eski tapu kaydına dayanılarak açılan tapu iptal tescil davasında davanın kabulüne karar verildiği ve dava konusu taşınmazın 4.535,05 m²lik kısmının tapu kaydının iptal edilerek Hazine adına tesciline karar verildiği bu kararın temyiz edilmeksizin 03.10.2018 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın ise 08.11.2018 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.

3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3 maddesi uyarınca 10 yıllık hak düşürücü süre içerisinde kadastro öncesi sebebe dayanılarak açılan dava sonunda tarım arazisi olup özel mülkiyete konu olabilecek nitelikteki taşınmazın 1331 sayılı Emval-i Metruke Kanunları'na göre Hazine'ye intikal eden yerlerden olduğu gerekçesiyle tapu kaydının iptal edilerek Hazine adına tescil edilmesi nedeniyle mülkiyetin kaybedildiği ileri sürülerek açılan tazminat davasında TMK'nın 1007. maddesi koşulları oluşmadığından davacıların davasının reddine karar verilmesi gerektiği düşünülmeden, yazılı şekilde kabul kararı verilmesi,

Doğru görülmemiştir...'' gerekçesiyle karar bozulmuştur.

B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dava konusu taşınmazın tesis kadastrosu ile 2005 yılında ... adına tescil edildiği, ...'in taşınmazı 2006 yılında dava dışı ...'ya sattığı, adı geçen kişinin de 2010 yılında davacı ...'ya sattığı, davacının taşınmazı satın aldıktan sekiz yıl, kadastro tespitinden onüç yıl ve üçüncü kez el değiştirdikten sonra emvali metruke iddiasının kabul edildiği mahkeme kararı ile 2018 yılında mülkiyet hakkını kaybettiği, tapu kaydına güven ilkesi ve buna bağlı tazminat hakkından faydalanmasını engelleyecek veya iyiniyetli olmadığından şüphe edilmesini gerektirecek bir durumun bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

VIII. TEMYİZ

A. Temyiz Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri

Davalı ... vekili temyiz dilekçesinde özetle; dava konusu taşınmazın mütegayyip eşhastan metruken Hazineye intikal eden ve bu sebeple Hazine adına tescil edilen yerlerden olduğunu, 3402 sayılı Kanun’un 18/2. maddesi gereğince zamanaşımı yolu ile kazanılmasının veya başka bir şekilde özel şahıslar adına tescil edilmesinin mümkün olmadığını, her nasılsa tapuya bağlanmış olmasının davacının bu taşınmazda hak sahibi olduğu anlamına gelmeyeceğini, bu durumun TMK’nın 1007. maddesi kapsamına girmediğini, davacının tazminat talebinin haksız olduğunu, direnme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir.

C. Uyuşmazlık

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, çekişmeli taşınmazın bir bölümünün, mütegayyip eşhastan metruken Hazineye intikal eden taşınmazlardan olduğu, 3402 sayılı Kanun'un 18/2. maddesine göre kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkin eldeki davada, 06.04.2005 tarihinde yapılan genel arazi kadastrosu sırasında Hazineye ait Haziran 1938 tarihli eski tapu kaydı kapsamında kalmasına rağmen zilyedi adına tespit ve tescil edilen dava konusu taşınmazı 24.03.2010 tarihinde satış yoluyla edinen davacının, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararının doğup doğmadığı, davacının uğradığı zarar ile kadastro işlemi arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, TMK'nın 1007. maddesinin koşullarının oluşup oluşmadığı, buradan varılacak sonuca göre davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

D. Gerekçe

1. İlgili Hukuk

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesi.

2. Değerlendirme

1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle TMK'nın 1007. maddesine dayalı tazminat davası ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

2. Tapu sicili, ayni haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu siciliyle sağlanmıştır.

3. Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir.

4. Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiştir.

5. Devlet tarafından tutulan, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazansa dahi, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, Devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır.

6. Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumlu tutulması mülkiyet hakkının korunması için çok önemli bir güvencedir. İşte tam bu noktada Devletin tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan sorumluluğuna ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliğine değinmekte yarar vardır.

7. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzanan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Haluk, Tandoğan: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s. 89). Kusur sorumluluğunda “kusur”, sorumluluğun öğesidir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 594).

8. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması, halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte kusura dayalı sorumluluk, zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır.

9. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Haluk, Tandoğan: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1991, s. 1-4).

10. Kusursuz sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür.

11. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu - tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tabî tutulduğu gibi (Eren, s. 6 41... ); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Selahattin Sulhi Tekinay/Sermet Akman/Haluk Burcuoğlu/Atilla Altop: Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul, 7. Baskı, 1993, s. 498).

12. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Cengiz, Koçhisarlıoğlu: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır.

13. Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında Devletin sorumluluğu o kadar önemlidir ki, TMK'nın 1007. maddesinde,

“Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.

Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.

Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür” hükmü öngörülmüştür. Bu madde ile kanun koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtların doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir.

14. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak işlemesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte TMK'nın 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir.

15. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu / Galip, Esmer: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Jale, Akipek: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303).

16. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir anlatımla Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin "tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna" ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır

17. Burada kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve hatalı tesciller sonucunda ayni hakların, sicile güven ilkesi yüzünden yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir.

18. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdür ya da memurunun kusuru olsun veya olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK'nın 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır.

19. Buna göre Devlet, illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir

20. Bu noktada  ayrıntılarına  Yargıtay  Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli  ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında da değinilen kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanması gerekmektedir.

21. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir.

22. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir.

23. Tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır (Lale Sirmen, Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Zararlardan Devletin Sorumluluğu, Ankara 1976, s. 63 vd.). Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (Süleyman Sapanoğlu, Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Zararlardan Devletin Sorumluluğu, Ankara 2020, s. 211).

24. Bu kapsamda konunun Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı yönünden de incelenmesi gerekmektedir.

25. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19.12.2013, § 32). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 02.02.2017, § 53).

26. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, § 62).

27. Ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15.02.2017, § 58). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 03.04.2014, § 68). Bu bağlamda idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 01.02.2018, § 100).

28. AİHM'e göre bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içermektedir. Bununla birlikte AİHM, kadastrodan kaynaklanan mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tazminat ödenmeksizin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir (N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/1/2005, §§ 36-43; Turgut ve diğerleri/Türkiye, B. No: 1411/03, 8/7/2008, §§ 86-93; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009, §§ 34-41). Bir başka kararında da AİHM, tapu siciline güven ilkesi çerçevesinde satın alınan bir taşınmazın tapu kaydının tazminat ödenmeksizin iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Devecioğlu/Türkiye, B. No: 17203/03, 13/11/2008 §§ 31-41; Hasan Durmuş [GK], B. No: 2019/19126, 23/1/2025, § 30).

29. Anayasa Mahkemesi de, taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda, Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesinin hukuken yasak olmadığına vurgu yapılarak taşınmazın başka bir kişiye satılmış olmasının, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan Devleti kurtarmaması gerektiği, aşırı bir külfet yüklenen başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin bozulduğu anlaşıldığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmış ve mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine karar verilmiştir (... Maden Yapı İnşaat Otelcilik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. [2.B.], B. No: 2019/4977, 24.11.2021, § 54).

30. Bu itibarla; tapu kaydının iptali şeklindeki müdahale hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç içeriyor olsa da, TMK'nın 1007. maddesi kapsamında tazminat koşullarının oluşmayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı kuşkusuzdur.

31. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmaz 06.04.2005 tarihinde yapılan genel arazi kadastro çalışmaları sırasında, tapu ve vergi kaydına rastlanmadığı belirtilerek yirmi yılı aşkın bir süreden beri nizasız ve fasılasız malik sıfatıyla zilyedi olduğu belirlenen ... adına senetsizden betonarme su deposu ve fındık bahçesi vasfıyla tespit edilmiş, 30 günlük askı ilanı süresi içinde kadastro tespitine itiraz edilmediğinden kadastro tutanağı kesinleştirilmiş ve dava konusu taşınmaz 09.06.2005 tarihinde ... adına tapuya kayıt ve tescil edilmiştir. 18.07.2006 tarihinde dava konusu taşınmazı ...’den satın alan ..., 24.03.2010 tarihinde davacı ...’ya satmıştır. Milli Emlak Servisi tarafından 24.06.2010 tarihinde düzenlenen Taşınmaz Tespit Tutanağı ile dava konusu taşınmazın bir kısmının Maliye Hazinesinin maliki olduğu Haziran 1938 tarihli eski tapu kaydı kapsamında kaldığı tespit edilmiş, bunun üzerine Hazine vekili tarafından açılan tapu iptali ve tescil davasında, Kocaali Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/184 Esas, 2018/287 Karar sayılı kararı ile dava konusu taşınmazın bir kısmının Hazinenin dayandığı 1938 tarihli tapu kaydı kapsamında kaldığı, mütegayyip eşhastan metruken Hazineye intikal eden taşınmazlardan olmasına rağmen bu tapu kaydının kadastro tespit çalışmaları sırasında uygulanmadığı ve zilyedi adına tespit ve tescil gördüğü, ancak 3402 sayılı Kanun’un 18/2. maddesi uyarınca kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla iktisabının mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu taşınmazın 4.535, 05... ’lik kısmının tapu kaydının iptali ile Hazine adına tesciline karar verilmiş, bu karar temyiz edilmeksizin 03.10.2018 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı ... vekilince de 08.11.2018 tarihinde TMK'nın 1007. maddesine dayalı eldeki tazminat davası açılmıştır.

32. Dava konusu taşınmaz, kamu görevlilerinin gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonucunda senetsizden dava dışı ... adına tespit edilmiş, askı ilanı süresi içinde Maliye Hazinesi, kadastro tespitine itiraz etmeyerek ve taşınmazın esasında kamu malı vasfında olduğunu ileri sürmeyerek özel mülke konu edinilmesini önlememiş; bu durum taşınmazın gerçek kişi adına tapuya tescil edilmesine sebebiyet vermiştir. Kadastro tespitinden sonra da taşınmaz uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde bulunmaya devam etmiştir. Hazine tarafından tapu iptali ve tescil davasının açıldığı 17.01.2011 tarihine kadar dava konusu taşınmazın tapu kaydına işlenmiş herhangi bir şerh veya kısıtlama bulunmamaktadır.

33. Maliki olduğu dava konusu taşınmazın tapu kaydının bir kısmının hiçbir bedel ödenmeksizin iptal edilmesi nedeniyle davacının zarara uğradığı açıktır. Ayrıca bu durum, mülkiyet hakkına yönelik mülkten yoksun bırakma şeklinde bir müdahale teşkil etmektedir.

34. Tapu sicilinin oluşumu aşamasındaki kadastro tespiti işlemindeki hatadan başlayarak, tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin Devletin sorumluğu ile davacının uğradığı zarar arasında bir nedensellik bağı bulunduğu açıktır.

35. Yukarıda da değinildiği üzere TMK'nın 1007. maddesi uyarınca Devletin sorumluluğu, kusursuz sorumluluktur. Bu nedenle temel hareket noktası, davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özelikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir.

36. Somut olayda, davacının tapu kaydında herhangi bir şerh veya kısıtlama bulunmayan dava konusu taşınmazı satın alma işleminin tapu siciline güven ilkesi dâhilinde gerçekleştiği, mahkeme kararının kesinleştiği tarihe kadar da taşınmazın tamamının kendisine ait olduğu güveni ile hareket ettiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, davacının zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir.

37. Dolayısıyla TMK'nın 1007. maddesi uyarınca Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan tazminat sorumluluğuna ilişkin koşulların oluştuğu açıktır. Bu durumda davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir.

38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, dava konusu taşınmazın 3402 sayılı Kanun’un 18/2. maddesi uyarınca kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla iktisabının mümkün olmadığı, bu nedenle özel mülkiyete konu olması söz konusu olamayacağından ilk malik adına yapılan tescilin yok hükmünde olduğu, tapudaki sonraki devirlerin de geçerli olmadığı, kadastro işlemindeki hata nedeniyle yolsuz olarak oluşan tapu kaydının iptal edilmiş olmasından dolayı Devletin sorumlu tutulmaması gerektiği, dolayısıyla ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

39. Hâl böyle olunca, İlk Derece Mahkemesince yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir.

40. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davalı ... vekilinin diğer temyiz itirazları incelenmediğinden bu yöne ilişkin inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

IX. KARAR

Açıklanan sebeplerle;

Direnme uygun bulunduğundan davalı ... vekilinin diğer temyiz itirazları yönünden inceleme yapılmak üzere dosyanın YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,

İlk görüşmede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 24.09.2025 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

KARARI YAZDIR


Bu kararı Favorilerinize Eklemek için giriş yapın veya üye olun

Bu kategorideki diğer İçtihatlardan bazıları